27 Mayıs 2017

#25 Hafta: Üçüncü Çentik

Pek verimsiz bir hafta geçirdiğimi söyleyebilirim. Mesela hiç kitap okumadım. Günde on bin adım atma hedefime ancak bir kez ulaşabildim. 25 hafta için hedeflediğim 25 maddeden birkaçına geçen hafta başlamıştım, onlara dair ilerleyemedim. (Çentik yazılarına ilk defa denk geliyorsanız; tık.)


Hey! Ne bu olumsuz hava! Geçen haftayı dilediğim gibi yaşayamamış olabilirim; ama bu her şeyin kötü gittiği anlamına gelmiyor. İlk ebru çalışmamı yaptım, daha ne olsun!



Önceki hafta gibi değilse de bu çentik de fena olmadı. 

7. Otantik Çocuk Oyunları ve Oyuncakları Şenliği'ne gittim. İsminin güzelliğiyle uyum sağlayamayan bir işti; ama ortada emek vardı ve bilirim ki bir sıfırdan büyüktür. Okul bahçesinde düzenlenen şenlikte "çember çevirme" gibi oyunlar oynandı. Ayrıca topraktan testi düdük, ahşap topaç, şeytan merdiveni, bez bebek gibi oyuncakların sergilendiği ve satıldığı masalar bulunuyordu. İşte bu masalardan birinde ebru tezgahı kuruluydu; minik bir ücret karşılığında çocuklara ebru çalışması yaptırılıyordu ve içimdeki çocukla birlikte biz de yaptık! Bir "Gelgit Ebrusu" denedim ve bu sanatı çok sevebileceğimi anladım! Bu ilk eserim, inanıyorum bir gün devamı gelecek! (Fotoğraftaki ilk çalışma elbette bir "ebru" değil, olsa olsa "ebrumsu" olur. Yürümek isteyen ama henüz dengede duramayan bebeğin ilk adımları gibi.)



19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları kapsamında İrem Derici'nin konseri vardı. Açıkçası birkaç çok bilinen şarkısı dışındakileri tanımıyormuşum; ama hiç yoktan televizyonda gördüğüm samimiyetin bir kez de sahnede tanığı olmuş oldum.


Türk Dil Kurumuna göre bir sözcüğün tanımını yazacağım. Ne olduğunu bilebilecek misiniz? 
"Hayvancılıkla geçinen, genellikle Toroslarda yaşayan göçebe Türk Oymağı, Türkmen."


Az önce "Yörük" sözcüğünün tanımını yazdım. Muğla'da 10. Uluslararası Yörük Türkmen Şenliği yapıldı. Daha önce hiç görmediğim bir etkinlik olduğu için merakla gittim. Beklentimin üstünde bir gün yaşadım. Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelen gruplar davul zurna eşliğinde şenlik alanına girdiler; onların heyecanını izlemek değerliydi. Yörük göçü ve kına töreni canlandırmaları, zeybek, yağlı güreş, yöresel türküler, dans gösterileri, deve üzerinde gezintiler ve yörük çadırları şenliğe renk katan ögelerdi. (Bundan bir ara ayrıca yayın yapayım.)



Muğla Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümünün sahnelediği,  Aziz Nesin'in yazıp Yücel Erten'in uyarladığı ve Gülbin Yeşil'in yönettiği "Aziznâme" adlı oyunu izledim. Hem sanatsal bir etkinlikte olduğum için hem de bir belediyenin sanata değer verdiğini gördüğüm için mutlu oldum. İyi ki sanat var!

Unutmadan, geçen hafta üç sınavım vardı; bu hafta da üç sınavım var. Bana başarı dileyebilirsiniz :)

Deniz biraz dalgalı olsa da limanların yerini bilmek güzel.

26 Mayıs 2017

Okumak Üzerine #Lakırtılar



Önceki lakırtıyı Sümerler'e teşekkür ederek bitirmiştim; çünkü yazıyı icat etmişlerdi! Elbette insanlık tarihine başka güzellikleri de kazandıran bu toplumu burada uzun uzun anlatmak isterim ve siz de bunu okursunuz... Okursunuz... Okur musunuz? Okumak... Yazıyı icat eden Sümerler aynı zamanda okumayı da icat etmemişler midir? Teşekkürler Sümerler!

Uzun zaman önce... Henüz birinci sınıfta... Harfleri keşfediyor ve onlardan anlamlı bütünler yaratmaya çalışıyordum... Sınıf panosunda bir elma ağacı grafiği vardı; her bir elmanın içinde öğrencilerin isimleri yazılıydı. Öğretmenimiz bizim öğrenme gelişimimize göre bu elmaların içini boyardı. Arkadaşlarım arasında okumayı başta öğrenenlerden biriydim, yani elması ilk kızaranlardandım. Okumayı öğrenmek, hayatımın dönüm noktalarından...

Okumak zor bir eylem; özen ve özveri gerektirir. Akla yönelik bir iştir; çalışan bir beyine ihtiyaç duyulur. Serbest zamanını okumaya ayıran kişilerdenim. Bazen sık, bazen seyrek okumalar yapsam da genel olarak okuduğumu söyleyebilirim. "Hobileriniz nelerdir?" sorusuna verilen basmakalıp cevaplardan "Kitap okumak.", benim için gerçek bir uğraşıdır.

Okunabilecek ne çok şey var! Başta kitaplar olmak üzere dergiler, gazeteler ve kocaman bir dünya olan Genel Ağ(internet) sayfaları... Sanırım gözün en yorulduğu çağdayız! Ama buna rağmen okuma düzeyinin pek iyi bir noktada olduğunu söyleyemeyiz. Neden böyle? Edebiyat öğretmenimden Reşat Nuri Güntekin'in şu sözlerini dinlemiştim: "'Niye kitap okumuyorlar?' demek 'Niye piyano çalmıyorlar?" demek gibidir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, ona göre hazırlanmak lazım gelir. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine manevi bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu, ta çocukluktan başlayan uzun alışkanlıklar ve egzersizler neticesidir." Bu yaklaşımla tanıştıktan sonra "okumak" eylemini daha farklı düşünmeye başladım. 


Bir zamanın çivi yazısının işlendiği taşlara "tablet" denirken bugün ellerimizde taşıdığımız bilgisayarları da aynı isimle anıyoruz. İkisi de bilginin aktarım aracı olarak karşımıza çıkıyor. Dünden bugüne özünde değişmeyen durumların olduğunu görüyoruz. M.Ö. 3200'de yazının icadından beri beş bin iki yüz on yedi sene geçti; hâlâ "yazmak" ve "okumak" eylemini deneyimliyoruz.

Blog çerçevesinde baktığımızda hepimiz birer yazıcıyız; belki yazdıklarımız arkeologların toprak altından çıkardıkları taş tabletler kadar özel olmayacak ama tabletlerden de okunabilen bloglarımız yaşadığımız an için değerli. 

Bu yazının son cümlesine kadar gelerek beni okuduğunuz için teşekkür ederim.

Okumak, icat edilmiş eylemlerden biri.

23 Mayıs 2017

Yazmak Üzerine #Lakırtılar


Milattan önce 3200'de Sümerler yazıyı icat ettiğinde, muhtemelen onların çiviye defalarca vurmak suretiyle gerçekleştirdikleri eylemi, 5217 yıl sonra yaşayacak insanların elektrik denilen bir şey ile çalışan bilgisayarlarda işaretlere dokunarak yapabileceklerini hayal bile edememişlerdir.

Farkındayım, yukarıdaki kırk bir sözcüklük cümle biraz uzun oldu. Yazıyı icat edenleri andığım bir yerde kısa cümlelerle düşüncelerimi çarçur edemezdim. Aslında kısa cümlelerin daha değerli olduğunu düşünüyorum; onları yazmak da hiç kolay değildir. Neyse, carcur etmeyi bırakıp başlık olarak seçtiğim eylem hakkında konuşmaya başlayayım.

Birbirine benzeyen iki sözcük kullandım: "Çarçur" ve "carcur" diye farklı anlamlara gelen sözcükler var. "Çarçur", "gereksiz yere harcamak"; "carcur" ise "gelişigüzel konuşmak" anlamına geliyor.  Hatta "carcur" sözcüğünün günlük konuşma kullanımının yanında bir de halk ağzına göre karşılığı bulunuyor. Gerçi biz onu daha çok Fransızcadan dilimize geçen "fermuar" olarak biliriz!

Yazmak önemli bir eylemdir. Başarabilmek için "harf" denilen işaretleri tanımalı ve bunları anlamlı bütünler haline getirebilmeliyiz. Harflerden hecelere, hecelerden sözcüklere, sözcüklerden cümlelere, cümlelerden paragraflara ve paragraflardan da bir bütüne doğru yolculuğa çıkarız... Tabii bu zincirin bazen böyle oluşmadığını biliyorum; mesela tek sözcüklük bütünler vardır:

"Sevmiştim."

Bu sözcüğün, cümlenin, paragrafın, bütünün arkasında neler saklı? Dedektiflik edebiyatıyla sinema ve televizyon ekranının vazgeçilmez karakteri Sherlock Holmes gibi düşünerek bir yere varabilir miyiz? Hmmm. Birinci tekil kişi, yani yazar kendinden bahsediyor veya kahramanın ağzından konuşuyor. Duyulan geçmiş zamanın hikâyesi... Önceden... Artık sevmiyor. Sevmekten vazgeçip başka denizlere mi yelken açılmış, yoksa söz konusu olan bir kalp kırgınlığı mı? Acaba önce "Çok sevmiştim." yazıp da sonradan zarfı çizmiş olabilir mi? Kendi kendini güçlü gösterme çabası, kuyruğu dik tutma gayreti mi? Kim bilir, belki de bu tek sözcüklük bütünün ardından şunlar da gelebilirdi: "...ve hâlâ çok seviyorum!"

Yazmak, bilgi ve beceri gerektiren bir eylemdir. Özellikle edebi düzlemde kalem oynatmak için bu ikiliye deneyim, hayal gücü gibi farklı unsurlar da eklenmesi gerekiyor. Tıpkı dans etmek, resim yapmak gibi özünde sanatın yer aldığı bir dışa vurum göstergesi olan yazmak eyleminin, gün içinde her yerde karşımıza çıkıyor olmasından kaynaklanan bir ayrımı var. Etrafımızda bizi onca yazı kuşatıyorken her sokak başında bir ressamla veya meydanları dolduran dansçılarla karşılaşmıyoruz. Yüz yüze gelmenin sık yaşandığı bir ortamda değerin düştüğü gerçeği maalesef yazının etkisinin yadsınmasına yol açıyor. 

İki boyutlu izlerin çok boyutlu yansımasını sağlayan yazı olmasaydı eksik kalırdık. Onsuz olmayı düşünebiliyor musunuz? En basitinden, eğer yazı ve yazmak eylemi olmasaydı şu an bu blog paylaşımı da olamayacaktı. Teşekkürler Sümerler.

(İlk paragrafın kaç sözcük olduğunu saydınız mı? Sahiden 41 mi? :)

Yazmak, ruhun bir dışa vurumudur.

19 Mayıs 2017

#25 Hafta: İkinci Çentik

Çentik yazılarını "Bu Hafta Neler Yaptım?"dan öteye götürmek istiyorum. Yoksa benim yaptıklarımdan kime ne, değil mi? Yazının içine çeşitli bilgi kırıntıları yaydım; bakalım bulabilecek misiniz?



Önceki hafta bitiremediğim "Günesürgün"ü geçen hafta bitirdim. Bunun yanında Gani Müjde'nin "Nbr Cnm"sini okudum. Charles Bukowski'nin "Bana Aşkını Getir"inine başladım.


Sağlıklı bir vücut için hareket etmemiz gerekiyor. Bunun için günde on bin adım atmayı hedefledim. (Aslında kâğıt üstündeki sayı yedi bin; ama geçen hafta bloga yazarken nedense aklıma on bin olarak gelmiş, olsun, on bin olsun.) Önceki hafta sadece bir kez gördüğüm bu seviyeyi geçen hafta üç kez aştım.


Tiyatro adına hayli zengin bir haftaydı. Pazardan perşembeye beş akşam beş tiyatro oyunu izledim. İlki adıyla da dikkat çeken "Bu Yaşta Hâlâ Saklanarak Sigara İçiyorum"du. İstanbul'dan turne için Muğla'ya gelen Versus Tiyatro'nun sahnelediği oyunda kadınlar ve kadınlık üzerine ciddi değerlendirmeler yapıldı. Rayhana tarafından yazılan ve Olcay Poyraz'ın çevirdiği oyun bir hamamda geçiyor. Hem metniyle hem oyunculuğuyla hem de sahne tasarımıyla beni etkileyen bir oyun oldu. 


İkinci, üçüncü ve dördüncü oyunlar, Muğla'da bir tiyatro topluluğu olan "Hayalhane 2 Oyuncuları" tarafından sahnelendi. Onlardan hemen önce profesyonel bir oyun izlemiş olmam dolayısıyla bu oyunlarda beklentimin altında bir performansla karşılaştım; pek beğenmedim. En azından artık oyunlar hakkında fikrim var. 

Üç oyunun ilki Müjdat Gezen ile Kandemir Konduk'un yazdıkları "Artiz Mektebi" adlı oyundu. Yazarlar duayen, ama oynayanlar genel olarak vasattı. Açıkçası senaryonun da zaman içinde değer kaybettiğini düşünüyorum.


İkinci oyun özellikle Genco Erkal ve Erdal Beşikçioğlu ile anılan "Bir Delinin Hatıra Defteri"ydi. Gogol tarafından yazılan metnin farklı oyun yorumları bulunuyor. Mesela Erdal Beşikçioğlu bunu bir perde ve tek kişi olarak oynarken izlediğim oyun iki perdeydi ve sahnede iki kişi vardı. Önceki gün beklentimin altında bir temsil izlediğim için bugün de öyle olacağına dair düşüncelere sahiptim. Ancak ilk iki sahnede hem erkek hem de kadın oyuncu beni şaşırttı, pürdikkat bir şekilde olanları seyrettim. Üzülerek belirtiyorum ki büyü sadece bu iki sahnede kaldı. Yine de ortada büyük emek vardı; takdir etmemek mümkün değil.


Üçüncü oyun, vatanımızı savunan askerlerle ilgiliydi. "Dönence" isimli oyun tiyatro topluluğundaki biri (Mehmet Topbaş) tarafından yazılmıştı. Bu konuda nasıl bir oyun yazılacağı düşünülse akla ilk gelecek hikâyelerden biriydi. Yani herhangi bir yaratıcılık veya yenilik göremedim; ama ortada parçaların güzel bir bütünü vardı. Topluluğun seyrettiğim üç oyunu içinde öne çıkanı bu oldu.


Haftanın son oyunu Muğla'dan bir tiyatro topluluğu olan "Tiyatro Elektra"nın sahneye koyduğu ve Oktay Arayıcı'nın yazdığı "Rumuz: Goncagül"dü. Pek çok tiyatro topluluğu tarafından oynanan "Rumuz: Goncagül", senaryonun iyi oyunculukla buluşması halinde güzel olabilecek değerde. Seyrettiğim de tam olarak buydu. Oyun sonrasında konuşan yönetmen, oyuncuların ilk tiyatro deneyimi olduğunu belirtti. Eğer hepsi için gerçekten böyleyse ortaya çıkan sonucun gayet iyi olduğunu söyleyebilirim. Özellikle oyunun baş rollerinden biri olan İnsaf Hanım'ı bir erkeğin canlandırması zor ama üstesinden gayet iyi gelinen bir durumdu. Bu arkadaş selama çıktığında ayağa kalkarak alkışlamaya devam ettim.

Beş oyunda hem sahnede hem de sahne arkasında tiyatroya gönül veren onlarca insan bulunuyordu. Ben de bir seyirci olarak bu işlerin birer parçasıydım ve iyi ki tiyatro diye bir şey var! Tiyatroya emek veren herkese teşekkür ediyorum.


Geçen hafta ayrıca müzik bağlamında da zamanımı değerlendirdiğim bir hafta oldu. Dönem sonu sınavlarından önce bir gençlik festivali düzenlendi. Oyunların üçü üniversite yerleşkesindeydi ve perde kapandıktan sonra otobüs durağına giderken etkinlik alanından geçiyordum. Böylece iki akşam birkaç parça kadar sahnedekileri dinledim. İlk akşam dinlediğim "The Oz Band" bir Muğla grubu olarak gurur duyacağım nitelikte iş üretiyordu. İkinci akşam Beyza Durmaz'ın konseri vardı. Muhtemelen sesi kayıttan dinliyorduk, zira sahnede herhangi bir müzisyen görünmüyordu. Böyle olunca da işin pek değeri kalmıyor. Festivalin son gününde İlhan Şeşen ve Ali Osman Erbaşı'nın konseri vardı. Başından sonuna dek dinledim. Beraber bir türkü albümü yapmışlar; hem ondan parçalar hem de İlhan Şeşen'in "Neler Oluyor Bize" gibi popüler şarkılarını çaldılar. Bu şarkıyı dinlemeyeli uzun olmuş... (Tık.)


19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun!
Ankara'daki son aylarım... Tarih 19 Mayıs'ı gösteriyor, iki yıl önce... Özel bir gün, Anıtabir'de daha da değerleniyor. 17 yıl aradan sonra ilk kez konser verilecek ve dinleyiciler arasındayım! Önce Gülsin Onay bir piyano dinletisi sunuyor, sonra da Feryal Türkoğlu ve Hakan Aysev sahneye çıkıyor... Harikulade bir gündü! Bu fotoğraf, o günden bir hatıra.

Sanat, ruhun boşluğunu doldurur.

18 Mayıs 2017

Apollon Tapınağı'ndaki Müzisyen


Modern kent yaşamında geçen aşk romanları yazmaktan sıkılmıştım. Arkeolojik hatıra üzerine kuracağım bir roman hayal ediyordum. Bunun için örenyerlerini gezmeye başladım.


Aydın'da Apollon Tapınağı'nda dolaşıyordum. Bu devasa sütunları günün teknolojisiyle nasıl inşa etmişlerdi? Hayran kalmamak elde değildi!.. Taşların arasında bir zeytin ağacı gördüm. Küçük bir rüzgârın yapraklarında meydana getirdiği sarsıntı, beni bir anda yüzlerce yıl öncesine sürüklemişti. Üstümde yine aynı kot, yine aynı tişört vardı. Cüzdanım da telefonum da cebimdeydi. Ama akıllı aletin şarjı tükenmişti.

Etrafıma baktım; hangi zamanda olduğumu anlamaya çalıştım... Tapınağın basamaklarında gitar çalan genç bir kadın vardı. Sözcüklerini anlamıyordum; ama sözleri muhtemelen şöyle olmalıydı:

"Nefes aldım, nefes verdim, buradayım, pes etmem yok."

Değişikti... Etkileyiciydi... Belki bu taşlar gibi geleceğe kalacaktı; öyle olmasını umuyordum. 

Biraz dinledim... İçimden sabırsız bir istek taşıyordu; bu müzisyeni tanımalıydım. Bir adı var mıydı? Mutlaka olmalıydı, herkesin bir şekilde seslenilen bir işareti vardır. Yoldan geçenlere sordum, kadını gösterdim, başlarını çevirdiler, tanımadılar, gittiler... Sözlerini bir ışık olarak gördüm, izledim; pes etmedim. Sordum, sordum, sordum... Bir yerden sonra onu tanıdıklarını ama hakkında konuşmaya çekindiklerini anladım. Yine pes etmedim, yine sormaya devam ettim. Bembeyaz sakallarıyla bir ihtiyar, elindeki asasını toprağa sürterek geliyordu.

- Onun kim olduğunu mu merak ediyorsun?
- Evet. Siz biliyor musunuz?
- Herkes bilir. Ama konuşmazlar.
- Neden?
- Bir söylenti... Derler ki ondan bahseden lalüebkem olur.
- Anlayamadım.
- Yani dili tutulur... Hurafe işte.
- Peki, kim o?
- Deli... "Delikten gelen." anlamında. Zaman boşluğunda süzülür, evrenler arasında dolaşır. İnsanlara karışmaz, kendi halinde beste yapar ve söz yazar. Ruhu ve bedeni özgürdür, gezer, gider, gelir. Aslında kendine "Deli" dememizden hoşlanmaz. Ben ona daha çok Nil derim, Mısır'daki nehir... Müzik, zaten su değil midir?

"Nefes aldım, nefes verdim, buradayım, pes etmem yok."

Böyle bir şeyin olabileceğine açıkçası pek ihtimal vermiyordum. Bir insan nasıl olur da zaman içinde akabilirdi. Filmlerde olsa anlarım ve zaten pek çok filmde böyle konular işlenmiştir. Ama gerçekte mümkün değildi... Bir dakika! Ama ben nasıl bu devirdeydim? Aklıma yatan bir cevap veremiyordum. Korkmaya başlamıştım, bir yandan da hâlâ onun müziğini dinleme ihtiyacı duyuyordum.

Rüzgâr yeniden kendini göstermişti. Zeytin ağacının yaprakları minik minik sallanıyordu. Gökyüzü renkten renge giriyor, taşlar toz olup dağılıyor, ihtiyar adam gerisin geri dönüyordu. Yağmur yağıyor, güneş açıyor, bulutlar bir görünüp bir kayboluyordu... Bayılmışım. Telefonumun titremesiyle uyandım. Başım ağrıyordu, kendimi bir parça eksik hissediyordum. Bir ileti gelmişti, sevgilimden, arkeolojiye merak sardığım için araştırıyordu, Cem Yılmaz'ın A.R.O.G. diye bir filmi varmış, izleyip izlemediğimi soruyordu. "İzlemedim." dedim.

Günün sonuna gelmiştik. Güneş yavaş yavaş yeni dünyasına dönüyordu... Yaşadıklarımı düşünüyordum; çok tuhaftı. Zihnim, yoruluyordu ve bedenimi taşıyamıyordu... Neyse ki trafik yoktu, yol sakindi... Sessizliği bozmak için radyoyu açtım. Karşılaştığım müzik... Bu müziğe aşinaydım, bu sesi biliyordum. İnanılmazdı! Spiker, şarkıyı Nil Karaibrahimgil'in yorumladığını söyledi. Nil mi? Arabamı sağa çekip kendimi toprağa bıraktım. Ağlıyordum.
"Nefes aldım, nefes verdim, buradayım, pes etmem yok."

video; şuradan

Öneri: Bugün Avrupa Müzeler Gecesi yaşanacak. Mesai bitiminden gece 11'e kadar Türkiye genelinde 36 müze ücretsiz olarak gezilebilecek. Hangi müzeler olduğunu öğrenmek için: Tık.)


Sanat biraz da deliliktir.

13 Mayıs 2017

#25 Hafta: Birinci Çentik

Hayatımın bir dönemini yedişer günlük yirmi beş parçaya böldüm. Zaman öylesine baş döndürücü bir hızla akıyor ki ilk dilimi çoktan bitirdim... 

25 hafta için 25 varış noktası belirlemiştim. Geçen hafta biraz yavaş kaldım; ama yine de ipi bir ucundan yakaladım, çekmeye devam ediyorum. Rengârenk duraklar var, sonu festival havası.

Bir duvar hayal edin; sert, yüksek ve zor... Her hafta bu duvara bir çentik atacağım, yani onda bir oyuk açacağım. Sonrasında bu duvar belki yıkılmayacak ama arkasındaki aydınlığa kavuşacağım. Gözlerim, rengi var eden ışığa dokunacak.

Süreç boyunca yolda yaşadıklarımdan bahsedeceğim. Dizi yazıları seviyorum.



Günde on bin adım atmak zormuş. İlk çentikte sadece bir gün bu sınırı geçebildim. Bu hafta en az iki kez on bin adımı aşmalıyım... Sağlık için hareket etmemiz gerekiyor, değil mi?



Kendimi "düzensiz okur" olarak tarif edebilirim. Bazen birbiri ardına başlarım ve kısa sürede birkaç kitabı bitirmiş olurum. Bazen de elim bir türlü kitaplara gitmez, bir şekilde varırsa da temas öyle uzun sürmez. Hemen her blogger'ın bildiğini düşündüğüm deeptone tarafından yazılan "Günesürgün" ile yeni bir okuma dönemine girdim. Geçen hafta iki sınavım olmasaydı kitabı muhtemelen bitirmiştim.



Listemde çok önemsediğim maddelerden biri de çeşitli etkinlikler izlemek... Bu açıdan haftayı iyi değerlendirdiğimi söyleyebilirim. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde Uluslararası Felsefe, Eğitim, Sanat ve Bilim Tarihi Sempozyumu yapıldı. Bu bilgi şöleni kapsamında Prof. Dr. Mehmet Yılmaz, Prof. Dr. Ayla Ersoy, Prof. Bedri Karayağmurlar ve Yard. Doç. Dr. Emre Zeytinoğlu'nun katıldığı "Küreselleşme Sürecinde Sanatın Özerkliği" başlıklı bir panel dinledim. Güzel şeyler öğrendim, farklı bakış açılarıyla tanıştım.



Bu değerli panelin ardından "Obua ve Şan ile Zamanda Yolculuk" başlıklı keyifli bir konser verildi. Semih Uçar'ın obua çaldığı, Uğur Okay'ın sesiyle var olduğu dinletide Doç. Dr. Hamit Yokuş piyanoyla eşlik etti.



İnsanı insana insanla ve insanca anlatan tiyatro, olmazsa olmaz sanatımdır. Muğla'da çalışmalarını sürdüren Mabolla Tiyatro Atölyesi'nin sergilediği, Ken Ludwig'in yazdığı ve Haldun Dormen'in düzenlediği "Oyun Karıştı" adlı oyunu seyrettim. Bu işin amatörlüğü ve profesyonelliği nasıl ayrılır bilmiyorum; ama bunda profesyonel ruhlu bir amatörlük gördüğümü söyleyebilirim.  (Veya amatör ruhlu bir profesyonellik!) Aslında bu iki kavramı çok seviyorum ve ikisinin de bir arada olması gerektiğine inanıyorum. Aldıkları alkışı hak ettiler.



Bu fotoğraf biraz kötü oldu; ancak adamın yüzündeki çıkıntıyı fark edebiliyoruz. O bir burun! Hayır, Pinokyo değil! Cyrano de Bergerac! "Oyun Karıştı"da tiyatro yapan kişilerin öyküsü anlatılıyor; oynadıkları oyunlardan biri de Cyrano de Bergerac! Bu oyunu Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçılarından seyretmiştim. Tiyatroyu alışkanlık haline getirdiğim bir dönemdi; sık sık tiyatroya gidiyordum ve oyunların içeriklerine de sürelerine de pek bakmıyordum. "Cyrano de Bergerac" seyrettiğim en uzun oyun belki... Birinci perde iki saatin sonunda bitmişti, salondan üç saatten sonra ayrılabilmiştim! Basit bir oyun da değil, kafayı vermek hayli yorucuydu. Ah, Ankara! Özlüyorum.



Muğla'da kültür ve sanata dair işlerde iki kurum başı çekiyor. Biri büyükşehir belediyesi, diğeri de üniversite... Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinin bence en değerli bölümü, Eğitim Fakültesi bünyesinde bulunan Güzel Sanatlar Eğitimi'dir. Kendi içinde müzik eğitimi ve resim-iş eğitimi anabilim dallarına ayrılan bölümün özellikle müzik kısmını (ilgimden dolayı) çok önemsiyorum. Dönem sonu olmasının da etkisiyle geçen hafta bu anabilim dalının üç işine katıldım: Piyano Konseri, Gitar Resitali, Bahar Konseri... İyiler.


Başlangıçla sonuç arasında bir adımlık mesafe olmaz; hiçbirimiz dev değiliz ki!

8 Mayıs 2017

Sahildeki Köpek


Bu fotoğrafı Akyaka sahilinde çektim. Köpek nasıl da güzel uzanıyor, değil mi? Belki yorgun; ama huzurlu... Huzurunun kaçmasına, keyfinin tuzla buz olmasına kısa bir zaman kaldı. Dikilmeye başlanan şemsiyeler bütün sahili donatacak, her yer şezlongların istilasına uğrayacak. Akyaka'nın son sakin zamanları...


Akyaka, yakın gelecekte pek sevmediğim bir hale dönüşecek olsa da bunu düşünerek şu an'ı kötüleştirmeye hiç gerek yok. An'ı yaşamak lazım!.. Sahildeki köpeği bir mayıs sabahında kaydettim. Henüz erken saatlerdi, etrafta çok insan yoktu. Güneş yavaş yavaş yükseliyordu. "Alo" dediğim radyo beni uzak sahillerin diliyle buluşturuyordu, evrensel müziğe Yunanca sözler karışıyordu. Nefeslerim zenginleşiyor, hayatı beş duyumla algılıyordum.


Yürüyüş yapıyordum. Öyle bir denge tutturmalıydım ki vücudum zamanın içinde kayarken aynı anda benim dışımda süren dünyayı da gözleyebilmeliydim. Pembe bir çiçeğin üstüne konan yeşil böceği fark edebilmenin mutluluğunu biliyor musunuz? Fotoğrafladıktan sonra yürümeye devam ettim. Az sonra üç kenarlı makilik bir çerçevenin içine yerleşen denizi seyrettim. Hava öyle durağandı ki dalgalar olmasaydı karşımdaki manzaranın bir resim olduğunu sanabilirdim... Kıyıya doğru indim, bir kadın denize karşı yoga yapıyordu. Ona imrenerek uzaklaştım oradan.



Bu manzarayı seviyorum. Yakın ile uzak bir arada. Maviler birbirine değiyor. Yüzmek istiyorum.


An'ı yaşa!