24 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #24: Muğla'nın 23 Nisan'ı


Ömrün en güzel dönemidir çocukluk... Bunu ne kadar çok yaşarsak o kadar kârdayız. Hâlâ yaşıyorum ve bırakmaya da hiç niyetim yok. İçimdeki çocuk benimle büyüyor; ama o hep çocuk olarak kalıyor. Bakmak ile görmek arasındaki fark, yaşamın çocuk yanını tatmakta da var. Dudaklarıma bulaşan pamuk şekeri sadece bir şekerleme değil, aynı zamanda gözlerime dek ulaşan pembe bir gözlük. Çocuk gibi düşünmek, çocukça yaşamak ve çocukluğa dair şeyleri ruhumuzda taşımak... Ne güzel şey çocuk olmak! Çocukluk gibisi var mı?

Dün güzel bir gündü. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutladık. Meclisimizin açıldığı günün aynı zamanda "çocuk bayramı" olarak kutlanması ne kadar anlamlı ve değerli, öyle değil mi?

Eskiden stadyumlarda birtakım gösteri ve yürüyüşlerle kutlanan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın bu kutlanma biçimi sanırım artık gerçekleşmiyor. Diğer şehirlerde nasıl olduğunu bilmiyorum ama Muğla'da neler yapıldığından biraz bahsetmek isterim.

Önce okul bahçelerinde, çocukların bir bakıma kendi kendilerine paylaştıkları heyecanla başlayan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı daha sonra şehirdeki tüm çocukların bir araya gelebileceği bir şenlikle devam etti. Fuar alanı gibi bir yer düşünün ve her birimde bir oyun olsun! Bir ekranın ardındaki sanal dünyada yaşanan oyunlardan söz etmiyorum. Gerçek; dokunulan, duyulan, görülen, hissedilen bir oyun! Birçok oyun! Çocukların oyundan oyuna koştuğu bir ortam, bence 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutlamak için harikulade! 


Birkaç saat süren şenlikten sonra Muğla Büyükşehir Belediyesi Orkestrası üç eserlik bir konser sundu. Bu dinletinin özel yanıysa her parçada çocuk solistlerin olmasıydı. 2004'te doğan Ceren Çelik kornosuyla, 2006'da doğan Laçin Akyol ise kemanıyla şarkılara eşlik ettiler. Çift yönlü olarak dikkat çekmek istediğim bir şey var:  İki çocuk sanatçının bir sanat etkinliği için Mersin'den Muğla'ya gelmesi. Bunu hem Muğla şehri için hem de o çocuklar için düşünmek ve yorumlamak lazım. Bir dinleyici ve Muğlalı olarak karardan ve sonuçtan çok memnun kaldım. İşte, 23 Nisan ruhu budur. Tabii beş çocuğun da Joseph Haydn'in "Oyuncak Senfonisi"nde bülbül sesi, kaynana zırıltısı, melodika ve blok flüt çalarak konserdeki etkilerini söylemezsem olmaz! Orkestra Şefi Münif Akalın'ı da kutlamak gerekiyor.


Şenlik ve ardından dinleti... Yeter mi? Hayır. Konserin bitiminde 26. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, "Ortadoğu ve Türkiye" başlıklı bir konuşma yaptı. Önce günün anlam ve önemine dair konuşan İlker Başbuğ, sonra rotasını "Orta Doğu ve Türkiye" konusuna çevirdi.


Muğla'da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hatırlanası bir gün olarak yaşandı. Bunun için Muğla Büyükşehir Belediyesine ve 23 Nisan'a değer katan herkese teşekkür ederim.

Lafı tekrar şenliğe getirip bu kez çocuklara söz vereyim... Çocuklar oyundan oyuna koşarken, aynı zamanda tarihsel bir yolculuk yapma şansına da sahiptiler. "Karia Kralı'na Mektup" adıyla kurgulanan oyunla tarih öncesi çağlara uzanan çocuklar, oyunun sonunda kral için bazı cümleler yazdılar. İkisini buraya ekliyorum:

"Teşekkür ederim. Sana bir sorum olacak: Orada 23 Nisan var mı?"
"Sevgili Kral... Çocuklarının 23 Nisan'ı kutlu olsun."



Her günü 23 Nisan gibi yaşamak lazım. Çocuklara değer vererek... Çocuklar gibi düşünerek... Çocuklar gibi hissederek... Her günü 23 Nisan gibi yaşamak lazım. Nasıl var olduğumuzu hatırlayarak... Kahramanlarımızı anarak... Atatürk'ü anlayarak... Böylece daha mutlu olacağız.

19 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #19: Ayı Winnie ve Kaplan Tigger



Sunay Akın, bir kitabına öyle bir isim vermiş ki yazdığı o tamlama doğrudan ruhuma işliyor: "Hayal Kahramanları".

Bazı hayal kahramanları, yaratıldığı coğrafyanın sınırlarını aşıyor ve nice dereler, tepeler, vadiler ve çocuklar geçerek yeni yerlere ulaşıyor. Bu çizgi filmleri bizimle birlikte dünya genelinde kaç insanın seyrettiğini düşünmeye başlayınca ister istemez şaşırıyor ve heyecanlanıyorum. Kültürü benimkinden bambaşka olan bir çocukla aynı hayal kahramanında kesişebiliyoruz. Çizgi filmler aramızdaki ortak dil oluyor.

Şirinler, Cedric, Scooby Doo, Bugs Bunny, Jetgiller, Taş Devri... Ve elbette Winnie the Pooh... Kimi için Yogi, çocukluk tarihinin en meşhur ayısı olsa da benim için o ancak ve ancak Piglet'in biricik dostu Winnie'dir. O bal seven, biraz uyuşuk ve çok tatlı ayı! Turuncu tüylü, göbeğini örtmeyen kırmızı tişörtüyle sevimli mi sevimli bir hayal kahramanı!

Üniversitedeyken bir arkadaşım, etamin işlemeli bir yastık hediye etmişti. Epey zaman sonra, bugün, aldığım o hediyeyi hatırladım. (Baştaki fotoğraf.) Aslında önce çizgi filmi düşündüm; sonra da çağrışımlar beni buraya getirdi. Peki, Winnie the Pooh durup dururken mi aklıma düştü? Hayır.

Video şuradan.

Sabah saatlerinde... Haber kanallarından birinin Genel Ağ(internet) sayfasında acı bir gerçeğe rastladım. Siyah beyaz fotoğraf, renklerin bittiğini ve yaşamın sona erdiğini gösteriyordu: Tiyatro, sinema ve seslendirme sanatçısı Bülent Kayabaş'ı kaybetmiştik. Hatıra ve bilgi boşluğumda onunla alakalı çakan ilk kıvılcım "Winnie the Pooh" oldu. Hiç şüphesiz bu çizgi filmi böyle sevmemde onun harikulade seslendirme yeteneği ve performansının etkisi var. Pek çok seyirci belki fark etmemiştir; yapımın iki önemli karakterini, Winnie ile Tigger'ı, aynı kişi seslendiriyordu. Sesiyle ve yorumuyla kahramanı kahramanlaştıran bir sanatçıydı Bülent Kayabaş... 

Bugün "Dünya" diye bir gezegenin "Türkiye" denilen ülkesinde, "Muğla" şehrinde yaşayan, "Engin" olarak çağrılan ve anılan genç bir adam, yazdığı blog yazısına başlık olarak "Winnie the Pooh" adındaki çizgi filmin karakterlerinden ayı Winnie ve Kaplan Tigger'ı seçiyorsa bunda o hayal kahramanlarını yaratanlar kadar sesiyle dilimizde var eden Bülent Kayabaş'ın yadsınamaz bir rolü vardır.

Sadece nefes alan makineler değiliz. Bülent Kayabaş gibi ardımızda güzellikler bırakmalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.

(Saygıyla anıyorum.)

18 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #18: Otuz Beş Santimetre


Ruhumun bileşenlerini saymaya başlasam ilk önce "su" derim. Su içmeyi, denizi seyretmeyi, yüzmeyi ve duş almayı severim. Bazen öyle güzel akar ki su, elim bataryaya gitmez, kesemem. Bilsem de dünyada temiz suyun azaldığını... Su boşa akar görünse de aslında hoşa akar. Ruha değen su beni karıştırır. Şampuanın kokusu bile suyun kendinden etkisizdir.

Üniversitede pek çok akademik bilginin yanında bir de kırtasiye merakı edindim. Onlarca kalemim var. Ama içlerinden birinin yeri başka. O kalemin ne zaman mürekkebi bitse ve nefesi tükense yenisini alırım. Aslında aynı eylemi yapabileceğim kalemlerim olsa da onun keyfini diğerlerinde bulamıyorum. 

Bir ruhu nasıl çizebiliriz? Ruh neye benzer? Bir küp gibi kararlı mı, yoksa organik kıvrımlarıyla hayli hareketli mi? Peki, ya renk? Siyah ya da mavi; hangi mürekkep onu daha iyi ifade eder? Belki de bir kuru boya... Mesela suyla buluştuğunda başkalaşım geçirenlerden...

Her şeyin birbirini tamamladığını ve şeyler arasında sudaki gibi bir akışkanlık olduğunu düşünürüm. Acaba ruhumda su kaynadığı için mi denizi seviyorum? Gökyüzünün denize vuran mavisi mi Şirinler'e ilgimin sebebi? Çocukluğu önemsemesem hâlâ umursar mıydım mavi minikleri? Çocukluk, yaşamın gökyüzü değil midir? Markette bir puding markasının Şirinler anahtarlığı verdiğini görünce elbette aldım.

Şirinler köyünde yüzden fazla Şirin yaşıyor. Her biri farklı bir kişilik özelliğiyle öne çıkıyor. Kimi marangozluk işlerinden anlıyor, kimi iyi yemek yapıyor. Kimi şakacı, kimi hayalperest... Bildiğim kadarıyla içlerinde sürdürülebilirliğe kafayı takan yok. Bu kavramın daha yeni sayılabilecek bir zamanda konuşulmaya başlamasının bunda etkisi olabilir.

Sürdürülebilirlik önemli. Bunu sadece on yedi harflik bir sözcük olarak görmemeliyiz. Hayatımızın bir parçası olarak kabul etmeli ve bununla yaşamayı öğrenmeliyiz. Belki sevdiğimiz bir kalemle onu ruhumuza çizmeliyiz.... Bugün aldığım puding ve birkaç ürün için kasiyer otuz beş santimetrelik bir fiş verdi. Ziyan! İsraf... Bir kâğıdın böyle harcanması doğru mu? Sürdürülebilirliği önemsemeliyiz. Böylece daha mutlu olacağız.


17 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #17: Aşamalar



Televizyon seyrediyordum.
Bir yandan da yazmaya çalışıyordum.
Reklam girmiyordu.
Kafam dağılıyordu.
Yazıya yetmiyordum.
Odaklanamıyordum.
Çay soğuyordu.
Sözcükler karalıyordum.
Harfler siliyordum.
Deniyordum.
Olmuyordu.
Yineliyordum.
Çabalıyordum.
Cümleler kuruyordum.
Eylemler diziyordum.

Zaman ilhamdan eyliyordu.
Bekliyordum.
Gelmiyordu.

Üretmeyi severim ve bunun kolay bir iş olmadığını bilirim. Bazı üretimler "ilham" adındaki bir perinin yardımıyla ortaya çıkar. Ondan söz edilince aklıma Picasso gelir. İlhamın varlığına inandığını söyleyen ressam, ilham geldiğinde insanın çalışıyor olmasının önemini vurgular. Yani denemek... Bu yazı pek olmadı, farkındayım; ama "beğenmedim" diye bırakmayı hiç düşünmedim. Sadece ilhamla bu dakikalarda karşılaşamadım... Ancak denedim.

Denemeliyiz... Böylece daha mutlu olacağız.

13 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #13: Depremin Etkisi



Aslında bugün bir tavus kuşundan söz etmeyi düşünüyordum. Ama aniden gelen bir sarsıntı sonucu aklımdaki yazıyı başka bir zaman paylaşmaya karar verdim... Günceyi uzatmayarak sadece bir şeyi söylemekle yetineceğim: An'ı yaşamak lazım. 

Akşamı karşıladığımız saatlerde 5 büyüklüğünde bir deprem oldu. Güçlü titreşim ve gürültüyle kendini hayli hissettiren deprem, ruhumdaki "korku" duygusunu açığa çıkardı... Zamanın bu "hareketli" noktasında an'ı yaşamak gerektiğini bir kez daha anladım.

An'ı yaşamalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.

12 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #12: Uçan Battaniye (Marka Mimi)



Koltuğu yatağa göre daha çok seviyorum. Üçlü koltuğa uzanıp yazıyorum. Bacaklarımın üstünde battaniyem... Radyo açık, üçüncü kanal. Bilmediğim coğrafyaların evrensel dilini dinliyorum. Bu akşam bir film seyrettim. "Julie&Julia", 2009/Amerikan yapımı. Lezzetli bir film; işin içinde yemek var. Şu yemek işini epeydir erteliyorum. Mutfağa girme zamanım hâlâ gelmedi mi? Kesme tahtasındaki ritmi müziğe karıştırmak istiyorum. Julie bir blog yazıyor ve sonra... Sonrasını söylemeyeceğim; filmi izlemenizi öneriyorum. Birkaç gün önce Fulya Erdoğan mim'ledi. "Mim" lafını ifadesel olarak çok anlayamıyorum. Virüs gibi bir şey, hızla yayılıyor. Ama sempatik bir yanı da var. Bu seferkinin başlığı "Marka Mimi"; ortaya atansa DeepTone.

Yeni "görev", üç marka yazmak; dilersek açıklama da yapabiliyoruz. Birkaç blogda temizlik, kıyafet, züccaciye markaları gördüm. Şurada zaten üç beş kişi ya varız ya yokuz; böyle şeyler yazmak yerine farklı bir açıdan bakarak sözü olan (veya benim bir söz eklediğim) üç markayı yazacağım.


Bacaklarımın üstündeki battaniyeyi önce ikiye katlıyorum. Sonra sihirli sözcükleri fısıldayıp onun tıpkı bir halı gibi uçmasını sağlıyorum. Yolum hayli uzun ve zor. 600 kilometrelik mesafe yetmiyor, üstüne iki sene geriye gidiyorum. İstikâmet Ankara, lisansta son senem... Seçmeli derslerimden biri: "Markalaşma ve İtibar Yönetimi". İsmini sevdiğim için aldım; ders ilk kez veriliyor, hocasını da tanımıyorum. Üniversite geneline açılan derslerden. Dersin akşam üzeri beşte başlayıp sekize kadar sürdüğünü de söylemeliyim! Tüm günün yorgunluğuna bir de böyle "ağır" bir "seçmeli" ders! Öğrencilik hayatında 18 yılı gören biri olarak çok sayıda öğretmen/hoca tanıdım; "Markalaşma ve İtibar Yönetimi" dersini aldığım Ömer Karapınar'ın bunca insan arasında bir marka olduğunu düşünürüm... Grup ortamı "iyi" olduğunda (ders) akşam bile olsa zevkle bir araya gelinebileceğini ondan öğrendim. "Hoca" lafının ağırlığını değil ama niteliğini yaşatan, "arkadaş" gibi bir "öğretmen"di.

Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. Bir gün okulun önüne Rotring stant açtı... Alana gelenler boş dönmüyorlardı, herkese kalem veriliyordu. Orada tanıştığım Rotring marka bir kalem o günden bugüne en sevdiğim yazı aracıdır. Sadece bir tesadüf, yıllar sürecek bir alışkanlığın doğmasını sağladı... Çok yazan biriyim, dolayısıyla bu kalemden pek çok kez almak durumunda kaldım. Süreç uzadıkça ondan gelen mürekkebin hatıra koktuğunu hissederim.

Varsayalım ki 16.30 civarı... Dersim bitmiş, eşyalarımı yurda bırakıp otobüs durağına çıkıyorum. Kızılay'a gideceğim; metroyu kullanabilirim... "Sakarya Caddesi" girişinden gün ışığına ulaşıyorum. Can Balık'ın önünden geçiyorum, gece biraz daha hareketlenecek sokağı kırıyorum ve ana yola varıyorum. 75. Yıl Sahnesi'nde 18.00'de "Euridice'nin Elleri"ni seyredeceğim. Ankara Devlet Tiyatrosu markası, sanatın başkentteki merkezlerinden.


Bazı özneler ve nesneler güzeldir. Yaşanan iyi anları hatırlamak insanı sevindirir. Böyle sevinçler yaşama karşı hevesimizi artırır. "Güzel hatıralar", çoğu zaman başarı olduğunu bile fark edemediğimiz gerçeklerin bir adlandırmasıdır. Huzur veren ve gülümseten geçmiş, başarının ve başarmanın bir sonucudur. Geride bıraktığı günlerin yalnız kötü yanlarını aklında tutan ve bunlarla bugününü zehirleyen çok insan var. Önemli olan başarıların, yani güzel hatıraların değerini bilmek... Böylece daha mutlu olacağız.

11 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #11: Duygusal Bağ


Bankta oturuyorum. Kentin ahşap donatıları geniş ağızlı bir U harfi gibi konumlandırılmış. Bunun içine veya dışına oturmak insanın kendi tercihine kalıyor. Bir oturma eyleminin içe dönük veya dışa dönük olması neyi değiştirir? Cevap zor değil; etkileşimi belirler... Böyle bir mobilyada içe dönük bir oturma dışa dönüklüğü gösterir. Bugün dışa döndüm ve etrafıma baktım. Gördüklerim hayli tanıdıktı. Şu bina çocukluğumdan beri orada durmuyor mu? Şuradaki büfe kaç zamandır pazardan dönenleri uğurluyor? Bankamatiğin yanındaki büfenin kaç kez çayını içtim? 

İki ihtiyar adam yan yana oturuyorlar. Birini arıyorlar, numara belli ki yanlış, ama konuşma sürüyor. Gereksiz yere lafı uzatmak veya olmadık tarifler ve tasvirlerle konuşmayı seyreltmek şaşırtıcı değil; anlatmayı seviyoruz. 

Arkamdaki büfenin duvarında asılı duran lafa dikkat ediyorum. "Bazlamada tost"un 6 liraya satıldığını öğreniyorum. Küçüklüğümün "ev ekmeği" market ağzıyla "bazlama" oluyor. Takvim yaprakları günden güne koparılıyor, büyüyorum.


Kar az düşer bu memlekete... Beyaz örtüye sıcak ekmeğin kokusu ne de güzel yakışır! Vitrinine ekmekler dizilmiş bir fırın... Karşısında bir mimar; adı Sinan... Aklıma Abidin Dino'nun "Sinan"ı geliyor; bir ressamın paletinden sözcükler okuyorum. 

Koca Sinan... Seni üstüne bıraktıkları taş, bir Selimiye değilse de önündeki o yazının senin nazarında elbette önemi vardır: "Kentimiz geleneksel mimarlığına emeği geçen isimsiz yapı ustalarını büyük usta Mimar Sinan'ın şahsında saygıyla anarız."


Bankta oturuyorum. Şehrin beyaz badanalı evleri, Masa Dağı'na uzanıyor. Şu dar sokaklarda kaç çocuk saklambaç oynuyor? Büyüdüğüm yerde olmak güzel; bu kentle duygusal bir bağım var. Duygusal bağ meselesini değerli bulurum. Her kim ya da ne ki onunla duygusal bir bağ kurarsak o bizim için özel olur. Duygusal bağ kurmalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.