27 Ağustos 2016

Durum Günlüğü #33: Bloglar Güzeldir


Bir süredir kendimle ilgili bir yoğunluk sebebiyle bloglara yeterince zaman ayıramıyordum. Aslında böyle zamanlarda bloguma yazmak konusunda da düzenimi kaybederdim; ama neyse ki blog okumasam da, bloglara yorum yazmasam da Durum Günlüğü'nü bir şekilde sürdürebildim.

Yaklaşık bir-bir buçuk aydır az sayıda blog yazısı okudum, çok az yorum yazdım. Buna rağmen bu dönemde yazılarıma yorum yazan birkaç arkadaşa özellikle teşekkür ederim. Bazı şeyler illa ki karşılık demek değildir.

Günün sabahı itibariyle Facebook'ta harcadığım zamanı minimuma düşürerek Blogger'da vakit geçirmeye başladım. Daha evvelden ziyaret ettiğim bloglara uğradım, yeni bloglar keşfettim. Bu sırada değerli bir insan/köpek ilişkisi izledim. (Tık tık.) Erol Evgin'in "Altın Düetler" başlığında bir albüm çıkardığını ve bu albümde çok bilinen/sevilen şarkılarını Hande Yener, Sıla, Emel Sayın, Sezen Aksu, Candan Erçetin, Aşkın Nur Yengi, Nükhet Duru, Zuhal Olcay, Şevval Sam ve Göksel ile beraber söylediğini öğrendim. (Tık tık.) Bir de "İkiye On Kala" adında bir müzik grubundan haberdar oldum. (Tık tık.)

Velhasılıkelam bloglar sayesinde iyi zaman geçirdim, güzel şeyler öğrendim.

Biz birkaç bin insan ne iyi yapıyoruz blog yazarak!

26 Ağustos 2016

Durum Günlüğü #32: Azaltmak


Blogger haricinde sosyal ağ kullanımımı azaltmaya çalışıyorum. Daha doğrusu Facebook'u azaltmaya çalışıyorum. Çünkü Instagram ve Twitter'ı neredeyse hiç düzeyinde kullanıyorum, hatta kullanmıyorum. Snapchat'in ne olduğunu hâlâ pek bilmiyorum. Facebook'ta paylaşım konusunda hayli azalma sağladım; ama bildirim var mı girişlerinin de önüne geçmeliyim. Zaten asıl mesele orada.

En güzeli Blogger. :)

25 Ağustos 2016

Durum Günlüğü #31: Satır Arası Mim*1


"Durum Günlüğü"nden önce bir ara bir "mim" yazısı yazmıştım. O mim'li yazıda "mim"in ne demek olduğunu merak ettiğimi söylemiştim; hâlâ merak ediyorum. Bilen söylerse sevinirim.

Daha Mutlu Yaşam, "Satır Arası Mim*1" başlıklı mim'li yazısında cevapladığı sorulara benim de cevap vermemi istemiş. Çok teşekkür ediyorum... Böylelikle bu blogda yazdığım ikinci mim'li yazı olacak. Tam iki ay önce "En kısa zamanda bu 'mim'i yapacağım:)" dediğim bir mim'li yazı davetim daha vardı, onu da en kısa zamanda yapacağım.

1. Soru: Nasıl blog yazmaya başladınız?
Soru soran arkadaş burada ne soruyor? Nasıl blog yazmaya başladığımı mı, yoksa blog yazmaya nasıl başladığımı mı? Eğer sorunun ilk kısmıysa kitap, sinema, moda, makyaj gibi bir şey demem lazım ki buna ancak "ortaya karışık" diyebilirim. Eğer sorunun ikinci kısmıysa... Yazmayı seviyorum. Paylaşmayı seviyorum. Blogu, bu ikisini bir arada yaşayabileceğim nitelikli bir ortam olarak buluyorum. İlk blog denemesi için yazacak pek bir şeyim yok. Ama soruyu biraz evirip çevirip de "Neden bu blogu yazıyorsun?" dersek "Paylaşmaya ve rahatlamaya ihtiyacım vardı." derim.

2. Soru: Blogunda daha önce yazmadığın bir tarzda yazsan bu ne olurdu?
Bloglarda epey farklı şeyler denedim: Gezi, kitap, sinema, sanat, güncel, yaşadığım olaylarla ilgili yazılar, edebi kaygılı yazılar, bir konu hakkında tanıtıcı yazılar, günlük... "Gezi" ve "Kitap" konulu blogları hâlâ yapmak istiyorum ve yakında yapacağım. (Yazının başında "en kısa" deyip de "iki ay" geçen bir konudan bahsetmiştim dimi?)

3. Soru: Bloglarda okumayı en çok sevdiğin konular nelerdir?
Gezi yazılarını seviyorum. Mümkünse yazı kısmı özlü, fotoğrafları iyi olacak... Başka şudur diyebileceğim konu yok. Kitapları sevmeme rağmen içtenlikle sevebildiğim bir kitap bloguyla karşılaşmadım.

4. Soru: Hayatta yapmayı en çok istediğiniz üç şey: (nedir?)
Liste biraz kabarık. Ama madem özellikle üç şey olarak belirtilmiş... İngilizce öğrenmek(Öğrenemeyeceğimden veya hiç bilmediğimden değil; eğitim sisteminden dolayı bu dile karşı çok ön yargılıyım. Fakat lazım. Mecbur.) Su altına tüplü dalış. Yurtdışı gezisi. Ama bunlar hayatta yapmayı en çok istediğim üç şey değil. Yok öyle bir üç şeyim. Ancak şunu mutlaka söylemek isterim: Aldığım nefesin hakkını vererek yaşamak istiyorum.

Bu mim'i yapmayan ve yapmak isteyen varsa davetlidir. (Şahsen böyle gördüğüm mim'li yazılarda üstüme alınmıyorum. Ama sahiden kimseye "Hadi yap." demek istemiyorum. Bu akşam ruh halim buna uygun değil. Yapmak isteyen varsa yorum olarak yazabilir, sonra yazıyı güncelleyip onu davet ettiğimi söyleyebilirim:))

Not: Bu mim'le ilgili bir görüntü var, onun kullanılması "gerektiği" söyleniyor. Kullanan var, kullanmayan var; "Durum Günlüğü"nde sabit bir görsele yer verdiğim için onu kullanmamayı tercih ediyorum. 

Not 2: Soruların orijinalinde sen/siz karmaşası var.

Durum Günlüğü #30: Denize Bakarken


(Dünün Güncesi)
Haftalar sonra denizin yanına gittim... Dalgalarla oyun oynuyordu... Onlarca insan denizin içinde mutluydu ya da mutluymuş gibi yapıyordu... Kadınlar, erkekler... Çocuklar... Güzeller, daha güzeller... Bir köpek gördüğümü hatırlamıyorum veya bir kedi... Her tarafı insanlar ve tekneler sarmış gibiydi... Ama birkaç tane kano gördüğümü eklemeliyim.

İskeledeydim... Yalnız bir kadın, telefonunu uzattı ve fotoğrafını çekmemi istedi... Çektim birkaç tane, beğenmedim... Telefonunu geri verdim... Acaba o yalnız kadın fotoğraflarını beğendi mi?

Dalgalar iskeleye çarpıp yükseliyordu, yetmiyor bir de iskeleye taşıyordu... Oturduğum bank, iskeleye birkaç adım uzaklıktaydı.

Tekneler günlük turların sonuna gelmiş, iskeleye yanaşıyordu... İnsanlar son özçekimleri yapmanın yarışı içindeydi... Bir daha kim bilir ne zaman o fotoğraflara bakacaklardı... O fotoğrafların muhtemelen birkaç beğeni ve yorumluk ömürleri vardı... Denizin kokusunu doya doya çekmek yerine fotoğraf çekmeyi tercih ediyorlardı.

Bir yandan denizdeki, diğer yandan teknelerdeki insanlara bakıyordum... Güneş biraz daha düşerken yeryüzüne, bir başka günün ıssızlığında tekrar gelmek üzere oradan ayrıldım.

23 Ağustos 2016

Durum Günlüğü #29: Gazoz


Gridir yollar... Uzar gider... Beyaz olur çizgileri... Çizgileri sarı olur... Tek ton değildir yollar... Yollar tozlu olur... Yollar hayallerle doludur... Kaç otobüsün camına yaslanan baştan kaç hayal düşmüştür acaba? Gri... Açık gri... Koyu gri... Açığın koyusu, koyunun açığı gri... Yollar yorulur mu? Hayaller, hedefler, planlar, rastlantılar, seçenekler... Gerçekler, gerçekleşenler... Bu paragraf bile bir yol oluyor... Cümlelerin sonundaki üç noktalar, yolların yanına dikilen yansıtıcılı sınır işaretleri...

İşaretler olur yollarda... Yoluna çıkan işaretleri görebilirsin bazen... Bazen öylesine dalarsın ki... Bağlaç olan "ki" gibi ayrılırsın yoldan... Bugün, yoldan çıkmadan yeni bir yola girmenin mutluluğunu yaşıyorum. Üstüne bir şişe gazoz içiyorum. Ayrıntılar değerlidir ve ayrıntılarda yol alıyorum.

22 Ağustos 2016

Durum Günlüğü #28: Spor


Otura otura aldı başını gitti vücut... Neyse ki arkasına ip bağlamıştım, hâlâ ucundan yakalayabilirim... Hazır doğanın içinde yürüyebileceğim güzel yollar var, eee deniz de var; o zaman yürüyüş ve yüzme hiç fena olmaz. Olmaz da ne zaman? Sözde bugün başlayacaktım. Pazartesi... Diyet için şahane bir başlangıç... Ama benim söz ettiğim şey diyet değil ki... Spor! Hem sağlam kafa sağlam vücutta bulunmaz mı? Kafam da bir ayrı telden çalıyor gibi. Yok yahu o kadar da değil. Ama biraz sporun kimseye zararı olmaz. Bağlanma duygusu yüksek biriyim ancak göbeğimle ilgili olarak bu duygumdan feragat edebilirim. Edebilirim herhalde, yani umarım. Şampuan fiyatı gibi kilom; yeni bir onluk dilime geçersem canım sıkılacak.

21 Ağustos 2016

Durum Günlüğü #27: Çay


Masamda iki bardak çay var. 
Biri benim, ya diğeri?
Kim olduğunu bilmediğim bir hayali taşıyorum.
Bir hayali yaşıyorum bu akşam...
Hava neden bu kadar sıcak! 
Sıcak değil nemli.
Yok yok, esmiyor da ondan.
Duran hava beni yoruyor.
Yorgunum.
Masamın üstündeki iki bardaktan birini tutuyorum.
Bardağın yanına bir kulp eklemek kimin fikriydi?
Parmak uçlarım yanmıyor; yalnız ve sessiz...
Bir yudum alıyorum:
Bardağın üçte biri bitiyor, belki de dörtte biri.
Küçük bir ihtimal de olsa; belki beşte biri...
Bağlaç olan "de" ayrı yazılıyor; ama çok yakın hissettiriyor.
Kesir çizgisinin iki yanındaki pay ve payda kadar yakın ve de uzak...
Adıyla bağlıyor ancak mesafeli...
Samimi olmaya çalışıyor, anlıyorum.
Bir yudum daha alıyorum...
Bu kez diğer bardaktan içiyorum:
Henüz sıcak!
Duvarın içine oyulan pencereden ağlayan çocuk sesi geliyor.
Erik Satie, piyanoda yaşıyor.
Sessiz ve yalnız parmak uçlarım klavyenin üstünde bir ritm tutturuyor.
Kalp atışlarım bu ritmi yakalamaya çalışıyor...
Öteki bardaktan bir yudum daha içiyorum.
Fena; hayli soğumuş... 
Bir fikir geliyor aklıma:
Diğer bardaktan buna hayat akıtıyorum.
Halı da benim gibi çayı seviyor:
Kaşla göz arasında birkaç yudum da o içiyor...
Şekersiz çay içiyorum, kahveyle aram pek yok.
Ama bazen seversem yanımdakini,
40 yıl hatırı olsun diye
bir fincan Türk kahvesi içiyorum...
Odamı aydınlatan ampulün adı "gün ışığı"...
Bazılarının adı çok güzel oluyor.
Söyledikçe söyleyesim geliyor.
Bazen bazı adları sayıklar buluyorum kendimi...
Bazen kendimi kaybediyorum...
Bardağa dokunuyorum; hâlâ sıcak, çok uzağa gitmiş olamam...
Yaz geçiyor.
Yaz bitiyor.
Kışlıklar hazırlanmaya başladı:
Balkonlarda biber dizileri...
Şu tatilciler gitse de köpekler koştursa sahilde.
Belki kumlara bir şiir yazarım.
Bir şairin dizeleri üstünde koşturan köpekler hayal ediyorum.
Hayal edilir mi?
Hayal kuruyorum.
Bir saatin alarmını kurduğum gibi
bir hayal kuruyorum ve bekliyorum.
Her müziğe belki odur diye bakıyorum.
Çayım bitiyor...
...bitti.
Ocağın altını yakıyorum.
Hava ne sıcak ne de nemli;
Bağlaç olan "de" hâlâ yanımda.
Bu çay kimin?