1 Şubat 2017

Bir Kitap Blogu: Adam ve Kitaplar


Mahalleyi terk etmiştim. Orta boy, yüzeyi parlak, renkli valizimin tekerleklerini çakıllı yolda zar zor sürüyerek gitmiştim. Tozun toprağın içinde hem bu renk hem de bu parlaklık göze çok eğreti görünüyordu. Daha sakin, kendine göre yalnız bir mahallede, kendime göre renklerimle belki de daha iyi olabilirdim.

Zaten daha iyiydim. Bu nedenle valizim, içindeki onca yüke rağmen kaz tüylü yastık gibi hafif, bir çocuğun uçurtması gibi usulca süzülüyordu geçtiğim sokaklarda… Bunca zaman bu mahalledeki komşuların yardımıyla ve -tabii ki ondan söz etmezsem olmaz- daktilomun bir türlü düzen tutmayan tuşlarıyla yazdığım denemeler ve günlükler sayesinde gökdelenlerin ezdiği bir vosvos olmaktan kurtulmuştum.

İyiyim.

Eh, iyi olunca da blog işlerinin pabucu biraz dama atılıyor. Genelde böyle oluyor. Demek ki bu ortamla ilgili önceliklerim buna göre sıralanıyor. Ama buradaki etkileşimin ve hakikaten değer verdiğim blogger sakinlerin üretimlerine tanık olma heyecanı dönüp dolaşıp yine gelmemi sağlıyor.

Tahminen on yıla yakındır blog yazıyorum. Bu konuda biraz kararlı olsam demek ki mahallede muhtar falan olabilirdim. En azından ihtiyar heyetinde kendime bir sandalye kapardım. Mahalle kahvesinde sıcacık çayımı hüpürdetirken komşularımın dertlerini dinler ve onlar için çözüm yolları arardım. Mesela şu kitap blogu yazıp da bağlaç olan “de”yi ayrı yazamayan komşular için mutlaka bir icraatın içinde olurdum. Kitap okuma ortalamasının düşük olduğu ülkemde epey okuyorlar ama biraz da dile özen göstermeleri lazım. Yoksa adama dönüp derler ki: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Kendimi kötü hissettiğimde omzuna yaslanıp bazen ağladığım bazen de sadece ve öylece durduğum blog işini, iyi olduğumda genellikle terk ettiğim için bana psikologluk yapma işlevinin yanında daha dişe dokunur bir blog yazma sürecine girerek bu terk etme eylemini unutmak amacıyla daha önce de dile getirdiğim kitap blogunu hayata geçiriyorum.

Bu kadar uzun cümlede anlatım bozukluğu yapmış olabilirim. Ama nice piyanist de uzun senfonileri seslendirirken notaları kaçırabiliyor. Gerçi müzik bilgim o kadar olmadığı için bunu fark edemem ya olsun; bir yere bağlamak için konuyu burada dolaştırıyorum.

Bir yazarın edebiyatla ilgili sohbetini dinlerken salondaki misafirlerden biri söz aldı ve Reşat Nuri Güntekin’in şu lafını hatırlattı: (Aslında ilk defa duydum, hatırlatmaktan öte öğretmek’ti benim için.)
“‘Niye kitap okumuyorlar?’ demek, ‘Niye piyano çalmıyorlar?’ demek gibi bir şeydir.”

Kitap okumak gibi kitap blogu yazmak da aslında piyano çalmak gibi bir şey. Elbette piyano çalmak da tiyatro sahnesinde ışıklar altında rol yapmaya benzer. Bunu Reşat Nuri Güntekin söylememiş, ben söylüyorum... Sahnedekileri alkışlamak paylaşmaktır. Buyrun gelin, tozu beraber yutalım.

Sahne tozunu değil; kitapların tozunu!

Merhaba.

Kapıyı çalmak için tık'lamanız yeterli.

Geliyoruuum!

1 Ocak 2017

Yeni Yılın İlk Yazısı

Son yazımda:
"Tek sayıları daha çok seviyorum; 2017, söylerken bile beni heyecanlandırıyor. İnanıyorum ki İkiBinOnYedi mutlulukla anacağım bir sene olacak. Bu arada paylaşımlarım da daha iyimser/mutlu/eğlenceli olacak :) Beklerim."
demiştim.

İyimser, mutlu ve eğlenceli içerikler oluşturmak istiyorum.

İyimser, mutlu ve eğlenceli bir adam olmak istiyorum.

Ama bu kadar öldüğümüz bir dünyada ne yazık ki kolay değil. 
Yapamıyorum.

24 Aralık 2016

Hadi Bana Gülümse :)


Herkese, dudaklarına pamuk şekeri bulaşmış kocaman bir MERHABA gönderiyorum:)


Merhaba, bölünerek çoğalabilen bir organizma. Meyvelerden en çok nara benzer; çarşıdan bir tane alırsın, eve geldiğinde bin tane olur. 2016’nın son blog yazısında sana bir “Merhaba” veriyorum; o hemen bölünerek çoğalacak ve binlerce olacak. Lütfen 2017’de insanlardan Merhaba’nı esirgeme ve gülümse olur mu? Hadi bana da gülümse! :)


Merhaba misafirim!
Sana burada defalarca böyle seslendim. Bir araya hiç gelmemişken, sıcak bir çay eşliğinde sohbet etmemişken aynı sözcükte buluştuk ve birbirimize “merhaba” dedik. Bir yabancıyla “Merhaba”yı paylaşmak beni mutlu ediyor.


Burada birkaç kez yazmaya başladım ama en düzenli süreci bu senenin ikinci ayında başladığım yolculukta yaşadım. Bu yolculuğun bazı önemli noktaları var; onlardan biri: Bu ağ günlüğünü “Haftanın Blogu” olarak bloglarında duyuran sevgili Günlük Baş Ağrısı ve Cafe Tigris lütfen açın kollarınızı, içten teşekkürlerimi yolluyorum! :) Bir şeyi yapabilmem için heyecan duymam gerekiyor, siz beni heyecanlandırdınız.

Sosyal ağlarda yayımlanan her içerik en azından bir kişinin okuması istenerek paylaşılır. Bu sene onlarca yayını benden başka okuyanlar da oldu. Hatta okumakla kalmayıp yorum yazanlar bile oldu. Bu iki eylemden en az birini gerçekleştirenlerden ellerini bana uzatmalarını rica ediyorum; çünkü uçan balonlar vereceğim :) (Her balonun içinde bir hayal var, renkli toplar bulutlara çarpınca hayaller de gerçekleşecek.)


Önce kendimce bir içerik planlaması yaparak içerik oluşturmaya başlamıştım; ancak burası zamanla iç döküp rahatladığım bir yer haline geldi. Çok şükür ki 2016’da bir tesadüfün hayatımı olumlu yönde değiştirmesiyle çemberinde dolaştığım bunalımın içine düşmekten kurtuldum. Yani 2016 benim için kaybolma ve bulma senesiydi.

Tek sayıları daha çok seviyorum; 2017, söylerken bile beni heyecanlandırıyor. İnanıyorum ki İkiBinOnYedi mutlulukla anacağım bir sene olacak. Bu arada paylaşımlarım da daha iyimser/mutlu/eğlenceli olacak :) Beklerim.



Sözlerimin sonuna gelirken…

2016, ülkemiz ve dünya için çok zor geçen bir sene oldu; çok acı çektik, canımız çok yandı. “Hayat devam ediyor.” demek kolay değil; ancak yaşamayı sürdürüyoruz, sürdürmek zorundayız. Dilerim 2017 başta ülkemiz ve içinde bulunduğumuz bu büyük gezegen için daha iyi bir zaman olur. Şehitlerimizi saygıyla anıyorum.

25 Kasım 2016

Durum Günlüğü #101: Yüz Bir


Tam yüz bir kez "Durum Günlüğü" başlığı altında blog paylaşımı yaptım. Aşağı yukarı son dört aylık zaman diliminde bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak yaşadıklarımı yazdım... Arada sırada senin yolculuğunda durak oldu burası, otobüs geldi, otobüse bindin ve gittin. Şimdi sıra bende.