30 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #30: Teşekkür Ederim


Bazı şeyleri kalpten istemek gerekir; kalp, isteyince neden vermesin ki?

Nisan ayını seviyorum. Doğanın yeniden doğuşu beni heyecanlandırıyor. "Veda" insanın içini burksa da soğuk kış gecelerinin terki hüzünlendirmiyor. İçten içe bir sevinç kaplıyor ruhumu; kaplamakla da kalmıyor, adeta taşıyor. Portakallar çiçek açıyor, nice ağaç yeşeriyor. Kazlar yavruluyor. Kanı deli akanlar yüzmeye başlıyor. Çayırlar piknikçilerle doluyor. Doğa ve doğanın içindeki insan birbiriyle uyum içinde bir kez daha var oluyor.

2016'yı kaybetme ve bulma senem olarak hatırlıyorum ve hatırlayacağım. Geçen sene bu ayda bir dizi blog yazısıyla kendimi iyileştirmeye çalışmıştım. Aslında bundaki amacım iyi düşünmeyi ve iyilikle bakmayı sürekliliği olan bir karaktere dönüştürmekti. Bu kararımın yaşamdaki karşılığı da güzel olmuştu ve nisanda hep aklımda kalacak anılar kazanmıştım. Sene 2017'ye ulaşınca Nisan Güncesi'ne yeniden başlamak istedim. Bir ay boyunca her gün yazmayı hedeflesem de bu yazıyla birlikte ancak 16. yayına ulaşabildim. Mevsim geçişinde hasta oldum, birkaç gün kalkacak durumda bile değildim. Bazen de bazı şeyler blogun önüne geçti. Geçen nisanda yapacak başka bir işim olmadığı için 28 yayına ulaşabilmiştim, bu sene 16'da kaldığım için mutluyum! 

16 duraklı bu yolculukta karşılaştığım, yorum yazarak bana ve bloguma değer katan blogger'lara teşekkür ederim. Sanal da olsa insanlarla bir araya gelebilmek güzel. Dilerim bu etkileşim sürer. 
persephone
deeptone
Kafa Dergi
Kısaca Dodi
Handan
Oytunla Hayat
burcuuuuk
sessizkaldım
Yürüyen Balık
acemi blogger
Fulya Erdoğan
Arif öztürk
Yazdan Kalan
nilgün aydın
Zeugma
Aysel Ezimova
Kağıt Salıncak
kendini geliştir
bahce perim
Makbule Abalı
özlem kutlu
parıldayan çiçek
Cocuklu Hayat
Esra Bayındır
Yasemin Işık
Momentos
Mutlu Yaşam
Naz
sezer eser perker
Cafe Tigris
TEŞEKKÜRLER!


Teşekkür etmekten bahsetmişken... Günlük hayatta ne sıklıkla teşekkür edersiniz? Mesela bir market alışverişinde hesabınızı gördükten sonra kasiyere teşekkür eder misiniz? Teşekkür etmek, değer vermektir. Tıpkı "Merhaba." demek gibi, "Nasılsın?" diyerek hal hatır sormak gibi... Bir bakıma empatidir, yani halden anlamanın bir sonucudur.

Teşekkür etmek, huzur gibi nice güzel duyguyu da beraberinde getirir. Bunun özünü kavrayabildiğimizde yaşamaya dair hevesimiz bile artar. Teşekkür etmek, hayatımızın bir parçası olursa bakış açımız değişir.

Baştaki fotoğrafa bakar mısınız? Yapay çevrenin içinden çıkan doğallık... Bir tek papatya, kaldırıma nasıl da kafa tutuyor! Onunla oyun oynamayı çok istedim; ama o kadar saygı duydum ki koparmaya kıyamadım. Bu tavrın teşekkür etmekle bir ilgisi var mı?

Teşekkür etmeliyiz. Böylece daha mutlu olacağız.


Nisan bitti.

29 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #29: Blog Okumak Güzeldir


Bütün gün evdeydim. Çekirdek çıtlatıp dizilerin eskiyen bölümlerini izledim. Bir ara kapı çaldı. Gelen, üst komşum Saffet Amca'ydı. Daha önce anlatmış mıydım? Saffet Amca, çalışmak için Almanya'ya göçenlerden. Oradaki emekliliğini doldurup döndü anavatanına. Bizim apartmana yerleşti. Canı sıkıldığında, kendini yalnız hissettiğinde kapımı çalar. Benimle sohbet etmeyi sever; o anlatır, ben dinlerim. Ama ne öyküler! Bu yaşına dek dünya kadar insan biriktirmiş zihninde. Güzel de anlatır, sözcüklerle bir sahne kurar. Geçenlerde Manisalı bir kiremit ustasının öyküsünü anlattı, belki bir gün yazarım.

Saffet Amca güzel adamdır; Zeki Müren dinler, roman okur, satranç oynar. Şu sıra Stefan Zweig ve Oğuz Atay'a takmış durumda. Olric aşağı, Olric yukarı. Fotoğrafa meraklı, uzun yıllardır kullandığı analog bir makinesi vardı, birkaç aydır dijitalini kullanmaya başladı. Her gün sadece bir kare kaydeder ve onun üzerine yazma temrinleri yapar. Laf aramızda, bunları bir blogda paylaşır. İmzasında adına yer vermez, anonim gibi görünür; ama anlattıklarından keşfettim onu, yoksa bana bile söylemedi. Saffet Amca bir de fotoğraf sergisi açtı. Kolay iş değil, ama yaptı, başardı. Şehrin ayrıntılarını fotoğrafladı, belediyenin desteğiyle de bir sunuma dönüştürdü. 

Dedim ya, bütün gün evdeydim. Balkona bir kova su döktüm, çam tozlarının akıp gitmesini izledim, sonra kilere kaldırdığım plastik sandalyeleri çıkardım, bir de Türk Kahvesi yaptım, yarım kalan bir kitabım vardı, onu bitirdim. "Göğü Delen Adam" ilginç bir kitap, onu okuyan herkes hayata daha farklı bakmaya başlar. Aslında bu kolay değil, farklı bakmanın herkesin yapabileceği bir şey olduğundan kuşkuluyum, öncelikle değişime açık olmak lazım, elbette cesaretli olmak da gerekiyor. Saffet Amca'nın değişimle ilgili etkileyici bir öyküsü vardı, bir gün belki onu da yazarım, her dondurma aldığımda aklıma gelir. Kalp kırmak neden ki?

Saffet Amca'dan bugün yeni bir öykü dinlemedim. Çünkü içeri girmedi, birkaç dilim havuçlu tarçınlı kek getirdi ve gitti. Misafiri gelecekmiş: Rana Bey. Daha önce anlatmıştım onu... Ömürlük dostluklar kurmak ne güzel!


Yukarıdaki paragraflarda bugün okuduğum dokuz blogun izleri bulunuyor. Evet, gerçekten bütün gün evdeydim. Ama Saffet Amca diye biri yok... Buna karşın ayrıntıları fotoğraflayan bir kadın var, Manisalı bir kiremit ustasının öyküsü var, Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar"ı ile Stefan Zweig'in "Satranç"ı var. "Göğü Delen Adam"dan bahseden de var, kalp kırmaktan da, değişmekten de... Günlük notlar tutan da var. Bir de bunları bir araya getiren, getirmeye çalışan bir Engin var. 

İnsanlarla iletişim kurmak güzel bir şey. Bu sayede bilgi akışı oluyor ve tabii ki bilgi paylaştıkça çoğalıyor. Gerçek hayatta yeni birileriyle karşılaşma olasılığımızdan daha fazlasını sanal dünyada yaşayabiliyoruz. Sırası geldikçe söylerim; sosyal ağlardaki en nitelikli ortam bloglardır. Blogger'larla tanışmak ve blog okumak insana çok şey katıyor. Mesela bugün buranın verimli toprağı üzerine öykümsü bir yazı ortaya çıkarabildim. Bloglara kulak vermek lazım, uslu bir çocuk olduğumuzda çok şirin şeyler görebiliriz. Böylece daha mutlu olacağız.

28 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #28: Karışık Yazı



bilmem ki,
acaba dikkatinizi çekti mi,
belki gözünüzden kaçmıştır,
olamaz mı, 
olabilir.

bülent ortaçgil karşıma çıkıyor,
bir televizyon programında mesela,
"modern halk ozanı" gibi bir adam,
nasıldı şarkının sözleri,
belki benim kağıt param döne dolaşa senin cebine girmiştir,*
teoman'la da söylemişlerdi,
güzeldi.

bilmem ki,
acaba dikkatinizi çekti mi,
belki gözünüzden kaçmıştır,
bir süredir "nisan güncesi"ni yazıyorum.

hayata iyi yanından bakmak,
mutlu olmak ve gülümsemek,
peşinde koştuğum tatlılıklar,
ruhumda bahar şenliği havası,
balonlarla uçan çocuklar,
sokak çalgıcıları,
ve elbette pamuk şekeri satıcıları,
dudaklarım ve yüzüm pembe,
gözlerimin açıldığı dünya da öyle,
henüz nisan günleri,
buralar hep cennet mahallesi.

bilmem ki dikkatinizi çekti mi,
belki gözünüzden kaçmıştır,
her güncenin sonunda aynı laf,
aynı cümle, aynı dilek ve beklenti,
böylece daha mutlu olacağız,
daha mutlu olacağız,
mutlu olacağız.

ortaçgil'in şarkılarında,
var mı ki dokuz sekizlik bir dünya,
bazıları yoksunlukları düşürür
rengi grileşen içimize,
dokuz sekizlik olmasa da
dokuzda sekizlik bir evrendir,
bir parça yitik.

Kendimi bildim bileli yazıyorum. Zaman içinde farklı türler ve biçimler denedim. Bu blogda konularda farklılıklar olsa da genellikle benzer yazılar karalıyorum. Mesela görünüş açısından baktığımızda düz yazılar paylaşıyorum. Bir de genellikle aklı başında, ayakları yere basan cümleler kuruyorum. Bu, iyi bir şey mi? Bence değil. Bazen standardın (veya standardımızın) dışına çıkmalıyız. Yeni şeyler denemeliyiz, yeni yorumlar getirmeliyiz. Elbette bunu sadece blog ortamı için ve yazın penceresinden bakarak söylemiyorum. Neyle ilgileniyorsak, neyle uğraşıyorsak... Fotoğraf olabilir, resim olabilir, oyunculuk olabilir... Çizginin bir yerde durup noktaya dönüşmesi ve sonra yeniden çizgi olarak hayatını sürdürmesi aynı zamanda onun nefes almasını da sağlar. Yaratıcılığını tetikler, özgünlüğe sürükler. Farklılıklar ve farklılaşmalar iyidir; bunu aklımızda tutmalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.

*: Eylül Akşamı, Bülent Ortaçgil


24 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #24: Muğla'nın 23 Nisan'ı


Ömrün en güzel dönemidir çocukluk... Bunu ne kadar çok yaşarsak o kadar kârdayız. Hâlâ yaşıyorum ve bırakmaya da hiç niyetim yok. İçimdeki çocuk benimle büyüyor; ama o hep çocuk olarak kalıyor. Bakmak ile görmek arasındaki fark, yaşamın çocuk yanını tatmakta da var. Dudaklarıma bulaşan pamuk şekeri sadece bir şekerleme değil, aynı zamanda gözlerime dek ulaşan pembe bir gözlük. Çocuk gibi düşünmek, çocukça yaşamak ve çocukluğa dair şeyleri ruhumuzda taşımak... Ne güzel şey çocuk olmak! Çocukluk gibisi var mı?

Dün güzel bir gündü. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutladık. Meclisimizin açıldığı günün aynı zamanda "çocuk bayramı" olarak kutlanması ne kadar anlamlı ve değerli, öyle değil mi?

Eskiden stadyumlarda birtakım gösteri ve yürüyüşlerle kutlanan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın bu kutlanma biçimi sanırım artık gerçekleşmiyor. Diğer şehirlerde nasıl olduğunu bilmiyorum ama Muğla'da neler yapıldığından biraz bahsetmek isterim.

Önce okul bahçelerinde, çocukların bir bakıma kendi kendilerine paylaştıkları heyecanla başlayan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı daha sonra şehirdeki tüm çocukların bir araya gelebileceği bir şenlikle devam etti. Fuar alanı gibi bir yer düşünün ve her birimde bir oyun olsun! Bir ekranın ardındaki sanal dünyada yaşanan oyunlardan söz etmiyorum. Gerçek; dokunulan, duyulan, görülen, hissedilen bir oyun! Birçok oyun! Çocukların oyundan oyuna koştuğu bir ortam, bence 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutlamak için harikulade! 


Birkaç saat süren şenlikten sonra Muğla Büyükşehir Belediyesi Orkestrası üç eserlik bir konser sundu. Bu dinletinin özel yanıysa her parçada çocuk solistlerin olmasıydı. 2004'te doğan Ceren Çelik kornosuyla, 2006'da doğan Laçin Akyol ise kemanıyla şarkılara eşlik ettiler. Çift yönlü olarak dikkat çekmek istediğim bir şey var:  İki çocuk sanatçının bir sanat etkinliği için Mersin'den Muğla'ya gelmesi. Bunu hem Muğla şehri için hem de o çocuklar için düşünmek ve yorumlamak lazım. Bir dinleyici ve Muğlalı olarak karardan ve sonuçtan çok memnun kaldım. İşte, 23 Nisan ruhu budur. Tabii beş çocuğun da Joseph Haydn'in "Oyuncak Senfonisi"nde bülbül sesi, kaynana zırıltısı, melodika ve blok flüt çalarak konserdeki etkilerini söylemezsem olmaz! Orkestra Şefi Münif Akalın'ı da kutlamak gerekiyor.


Şenlik ve ardından dinleti... Yeter mi? Hayır. Konserin bitiminde 26. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, "Ortadoğu ve Türkiye" başlıklı bir konuşma yaptı. Önce günün anlam ve önemine dair konuşan İlker Başbuğ, sonra rotasını "Orta Doğu ve Türkiye" konusuna çevirdi.


Muğla'da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hatırlanası bir gün olarak yaşandı. Bunun için Muğla Büyükşehir Belediyesine ve 23 Nisan'a değer katan herkese teşekkür ederim.

Lafı tekrar şenliğe getirip bu kez çocuklara söz vereyim... Çocuklar oyundan oyuna koşarken, aynı zamanda tarihsel bir yolculuk yapma şansına da sahiptiler. "Karia Kralı'na Mektup" adıyla kurgulanan oyunla tarih öncesi çağlara uzanan çocuklar, oyunun sonunda kral için bazı cümleler yazdılar. İkisini buraya ekliyorum:

"Teşekkür ederim. Sana bir sorum olacak: Orada 23 Nisan var mı?"
"Sevgili Kral... Çocuklarının 23 Nisan'ı kutlu olsun."



Her günü 23 Nisan gibi yaşamak lazım. Çocuklara değer vererek... Çocuklar gibi düşünerek... Çocuklar gibi hissederek... Her günü 23 Nisan gibi yaşamak lazım. Nasıl var olduğumuzu hatırlayarak... Kahramanlarımızı anarak... Atatürk'ü anlayarak... Böylece daha mutlu olacağız.

19 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #19: Ayı Winnie ve Kaplan Tigger



Sunay Akın, bir kitabına öyle bir isim vermiş ki yazdığı o tamlama doğrudan ruhuma işliyor: "Hayal Kahramanları".

Bazı hayal kahramanları, yaratıldığı coğrafyanın sınırlarını aşıyor ve nice dereler, tepeler, vadiler ve çocuklar geçerek yeni yerlere ulaşıyor. Bu çizgi filmleri bizimle birlikte dünya genelinde kaç insanın seyrettiğini düşünmeye başlayınca ister istemez şaşırıyor ve heyecanlanıyorum. Kültürü benimkinden bambaşka olan bir çocukla aynı hayal kahramanında kesişebiliyoruz. Çizgi filmler aramızdaki ortak dil oluyor.

Şirinler, Cedric, Scooby Doo, Bugs Bunny, Jetgiller, Taş Devri... Ve elbette Winnie the Pooh... Kimi için Yogi, çocukluk tarihinin en meşhur ayısı olsa da benim için o ancak ve ancak Piglet'in biricik dostu Winnie'dir. O bal seven, biraz uyuşuk ve çok tatlı ayı! Turuncu tüylü, göbeğini örtmeyen kırmızı tişörtüyle sevimli mi sevimli bir hayal kahramanı!

Üniversitedeyken bir arkadaşım, etamin işlemeli bir yastık hediye etmişti. Epey zaman sonra, bugün, aldığım o hediyeyi hatırladım. (Baştaki fotoğraf.) Aslında önce çizgi filmi düşündüm; sonra da çağrışımlar beni buraya getirdi. Peki, Winnie the Pooh durup dururken mi aklıma düştü? Hayır.

Video şuradan.

Sabah saatlerinde... Haber kanallarından birinin Genel Ağ(internet) sayfasında acı bir gerçeğe rastladım. Siyah beyaz fotoğraf, renklerin bittiğini ve yaşamın sona erdiğini gösteriyordu: Tiyatro, sinema ve seslendirme sanatçısı Bülent Kayabaş'ı kaybetmiştik. Hatıra ve bilgi boşluğumda onunla alakalı çakan ilk kıvılcım "Winnie the Pooh" oldu. Hiç şüphesiz bu çizgi filmi böyle sevmemde onun harikulade seslendirme yeteneği ve performansının etkisi var. Pek çok seyirci belki fark etmemiştir; yapımın iki önemli karakterini, Winnie ile Tigger'ı, aynı kişi seslendiriyordu. Sesiyle ve yorumuyla kahramanı kahramanlaştıran bir sanatçıydı Bülent Kayabaş... 

Bugün "Dünya" diye bir gezegenin "Türkiye" denilen ülkesinde, "Muğla" şehrinde yaşayan, "Engin" olarak çağrılan ve anılan genç bir adam, yazdığı blog yazısına başlık olarak "Winnie the Pooh" adındaki çizgi filmin karakterlerinden ayı Winnie ve Kaplan Tigger'ı seçiyorsa bunda o hayal kahramanlarını yaratanlar kadar sesiyle dilimizde var eden Bülent Kayabaş'ın yadsınamaz bir rolü vardır.

Sadece nefes alan makineler değiliz. Bülent Kayabaş gibi ardımızda güzellikler bırakmalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.

(Saygıyla anıyorum.)

18 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #18: Otuz Beş Santimetre


Ruhumun bileşenlerini saymaya başlasam ilk önce "su" derim. Su içmeyi, denizi seyretmeyi, yüzmeyi ve duş almayı severim. Bazen öyle güzel akar ki su, elim bataryaya gitmez, kesemem. Bilsem de dünyada temiz suyun azaldığını... Su boşa akar görünse de aslında hoşa akar. Ruha değen su beni karıştırır. Şampuanın kokusu bile suyun kendinden etkisizdir.

Üniversitede pek çok akademik bilginin yanında bir de kırtasiye merakı edindim. Onlarca kalemim var. Ama içlerinden birinin yeri başka. O kalemin ne zaman mürekkebi bitse ve nefesi tükense yenisini alırım. Aslında aynı eylemi yapabileceğim kalemlerim olsa da onun keyfini diğerlerinde bulamıyorum. 

Bir ruhu nasıl çizebiliriz? Ruh neye benzer? Bir küp gibi kararlı mı, yoksa organik kıvrımlarıyla hayli hareketli mi? Peki, ya renk? Siyah ya da mavi; hangi mürekkep onu daha iyi ifade eder? Belki de bir kuru boya... Mesela suyla buluştuğunda başkalaşım geçirenlerden...

Her şeyin birbirini tamamladığını ve şeyler arasında sudaki gibi bir akışkanlık olduğunu düşünürüm. Acaba ruhumda su kaynadığı için mi denizi seviyorum? Gökyüzünün denize vuran mavisi mi Şirinler'e ilgimin sebebi? Çocukluğu önemsemesem hâlâ umursar mıydım mavi minikleri? Çocukluk, yaşamın gökyüzü değil midir? Markette bir puding markasının Şirinler anahtarlığı verdiğini görünce elbette aldım.

Şirinler köyünde yüzden fazla Şirin yaşıyor. Her biri farklı bir kişilik özelliğiyle öne çıkıyor. Kimi marangozluk işlerinden anlıyor, kimi iyi yemek yapıyor. Kimi şakacı, kimi hayalperest... Bildiğim kadarıyla içlerinde sürdürülebilirliğe kafayı takan yok. Bu kavramın daha yeni sayılabilecek bir zamanda konuşulmaya başlamasının bunda etkisi olabilir.

Sürdürülebilirlik önemli. Bunu sadece on yedi harflik bir sözcük olarak görmemeliyiz. Hayatımızın bir parçası olarak kabul etmeli ve bununla yaşamayı öğrenmeliyiz. Belki sevdiğimiz bir kalemle onu ruhumuza çizmeliyiz.... Bugün aldığım puding ve birkaç ürün için kasiyer otuz beş santimetrelik bir fiş verdi. Ziyan! İsraf... Bir kâğıdın böyle harcanması doğru mu? Sürdürülebilirliği önemsemeliyiz. Böylece daha mutlu olacağız.


17 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #17: Aşamalar



Televizyon seyrediyordum.
Bir yandan da yazmaya çalışıyordum.
Reklam girmiyordu.
Kafam dağılıyordu.
Yazıya yetmiyordum.
Odaklanamıyordum.
Çay soğuyordu.
Sözcükler karalıyordum.
Harfler siliyordum.
Deniyordum.
Olmuyordu.
Yineliyordum.
Çabalıyordum.
Cümleler kuruyordum.
Eylemler diziyordum.

Zaman ilhamdan eyliyordu.
Bekliyordum.
Gelmiyordu.

Üretmeyi severim ve bunun kolay bir iş olmadığını bilirim. Bazı üretimler "ilham" adındaki bir perinin yardımıyla ortaya çıkar. Ondan söz edilince aklıma Picasso gelir. İlhamın varlığına inandığını söyleyen ressam, ilham geldiğinde insanın çalışıyor olmasının önemini vurgular. Yani denemek... Bu yazı pek olmadı, farkındayım; ama "beğenmedim" diye bırakmayı hiç düşünmedim. Sadece ilhamla bu dakikalarda karşılaşamadım... Ancak denedim.

Denemeliyiz... Böylece daha mutlu olacağız.

13 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #13: Depremin Etkisi



Aslında bugün bir tavus kuşundan söz etmeyi düşünüyordum. Ama aniden gelen bir sarsıntı sonucu aklımdaki yazıyı başka bir zaman paylaşmaya karar verdim... Günceyi uzatmayarak sadece bir şeyi söylemekle yetineceğim: An'ı yaşamak lazım. 

Akşamı karşıladığımız saatlerde 5 büyüklüğünde bir deprem oldu. Güçlü titreşim ve gürültüyle kendini hayli hissettiren deprem, ruhumdaki "korku" duygusunu açığa çıkardı... Zamanın bu "hareketli" noktasında an'ı yaşamak gerektiğini bir kez daha anladım.

An'ı yaşamalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.

12 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #12: Uçan Battaniye (Marka Mimi)



Koltuğu yatağa göre daha çok seviyorum. Üçlü koltuğa uzanıp yazıyorum. Bacaklarımın üstünde battaniyem... Radyo açık, üçüncü kanal. Bilmediğim coğrafyaların evrensel dilini dinliyorum. Bu akşam bir film seyrettim. "Julie&Julia", 2009/Amerikan yapımı. Lezzetli bir film; işin içinde yemek var. Şu yemek işini epeydir erteliyorum. Mutfağa girme zamanım hâlâ gelmedi mi? Kesme tahtasındaki ritmi müziğe karıştırmak istiyorum. Julie bir blog yazıyor ve sonra... Sonrasını söylemeyeceğim; filmi izlemenizi öneriyorum. Birkaç gün önce Fulya Erdoğan mim'ledi. "Mim" lafını ifadesel olarak çok anlayamıyorum. Virüs gibi bir şey, hızla yayılıyor. Ama sempatik bir yanı da var. Bu seferkinin başlığı "Marka Mimi"; ortaya atansa DeepTone.

Yeni "görev", üç marka yazmak; dilersek açıklama da yapabiliyoruz. Birkaç blogda temizlik, kıyafet, züccaciye markaları gördüm. Şurada zaten üç beş kişi ya varız ya yokuz; böyle şeyler yazmak yerine farklı bir açıdan bakarak sözü olan (veya benim bir söz eklediğim) üç markayı yazacağım.


Bacaklarımın üstündeki battaniyeyi önce ikiye katlıyorum. Sonra sihirli sözcükleri fısıldayıp onun tıpkı bir halı gibi uçmasını sağlıyorum. Yolum hayli uzun ve zor. 600 kilometrelik mesafe yetmiyor, üstüne iki sene geriye gidiyorum. İstikâmet Ankara, lisansta son senem... Seçmeli derslerimden biri: "Markalaşma ve İtibar Yönetimi". İsmini sevdiğim için aldım; ders ilk kez veriliyor, hocasını da tanımıyorum. Üniversite geneline açılan derslerden. Dersin akşam üzeri beşte başlayıp sekize kadar sürdüğünü de söylemeliyim! Tüm günün yorgunluğuna bir de böyle "ağır" bir "seçmeli" ders! Öğrencilik hayatında 18 yılı gören biri olarak çok sayıda öğretmen/hoca tanıdım; "Markalaşma ve İtibar Yönetimi" dersini aldığım Ömer Karapınar'ın bunca insan arasında bir marka olduğunu düşünürüm... Grup ortamı "iyi" olduğunda (ders) akşam bile olsa zevkle bir araya gelinebileceğini ondan öğrendim. "Hoca" lafının ağırlığını değil ama niteliğini yaşatan, "arkadaş" gibi bir "öğretmen"di.

Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. Bir gün okulun önüne Rotring stant açtı... Alana gelenler boş dönmüyorlardı, herkese kalem veriliyordu. Orada tanıştığım Rotring marka bir kalem o günden bugüne en sevdiğim yazı aracıdır. Sadece bir tesadüf, yıllar sürecek bir alışkanlığın doğmasını sağladı... Çok yazan biriyim, dolayısıyla bu kalemden pek çok kez almak durumunda kaldım. Süreç uzadıkça ondan gelen mürekkebin hatıra koktuğunu hissederim.

Varsayalım ki 16.30 civarı... Dersim bitmiş, eşyalarımı yurda bırakıp otobüs durağına çıkıyorum. Kızılay'a gideceğim; metroyu kullanabilirim... "Sakarya Caddesi" girişinden gün ışığına ulaşıyorum. Can Balık'ın önünden geçiyorum, gece biraz daha hareketlenecek sokağı kırıyorum ve ana yola varıyorum. 75. Yıl Sahnesi'nde 18.00'de "Euridice'nin Elleri"ni seyredeceğim. Ankara Devlet Tiyatrosu markası, sanatın başkentteki merkezlerinden.


Bazı özneler ve nesneler güzeldir. Yaşanan iyi anları hatırlamak insanı sevindirir. Böyle sevinçler yaşama karşı hevesimizi artırır. "Güzel hatıralar", çoğu zaman başarı olduğunu bile fark edemediğimiz gerçeklerin bir adlandırmasıdır. Huzur veren ve gülümseten geçmiş, başarının ve başarmanın bir sonucudur. Geride bıraktığı günlerin yalnız kötü yanlarını aklında tutan ve bunlarla bugününü zehirleyen çok insan var. Önemli olan başarıların, yani güzel hatıraların değerini bilmek... Böylece daha mutlu olacağız.

11 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #11: Duygusal Bağ


Bankta oturuyorum. Kentin ahşap donatıları geniş ağızlı bir U harfi gibi konumlandırılmış. Bunun içine veya dışına oturmak insanın kendi tercihine kalıyor. Bir oturma eyleminin içe dönük veya dışa dönük olması neyi değiştirir? Cevap zor değil; etkileşimi belirler... Böyle bir mobilyada içe dönük bir oturma dışa dönüklüğü gösterir. Bugün dışa döndüm ve etrafıma baktım. Gördüklerim hayli tanıdıktı. Şu bina çocukluğumdan beri orada durmuyor mu? Şuradaki büfe kaç zamandır pazardan dönenleri uğurluyor? Bankamatiğin yanındaki büfenin kaç kez çayını içtim? 

İki ihtiyar adam yan yana oturuyorlar. Birini arıyorlar, numara belli ki yanlış, ama konuşma sürüyor. Gereksiz yere lafı uzatmak veya olmadık tarifler ve tasvirlerle konuşmayı seyreltmek şaşırtıcı değil; anlatmayı seviyoruz. 

Arkamdaki büfenin duvarında asılı duran lafa dikkat ediyorum. "Bazlamada tost"un 6 liraya satıldığını öğreniyorum. Küçüklüğümün "ev ekmeği" market ağzıyla "bazlama" oluyor. Takvim yaprakları günden güne koparılıyor, büyüyorum.


Kar az düşer bu memlekete... Beyaz örtüye sıcak ekmeğin kokusu ne de güzel yakışır! Vitrinine ekmekler dizilmiş bir fırın... Karşısında bir mimar; adı Sinan... Aklıma Abidin Dino'nun "Sinan"ı geliyor; bir ressamın paletinden sözcükler okuyorum. 

Koca Sinan... Seni üstüne bıraktıkları taş, bir Selimiye değilse de önündeki o yazının senin nazarında elbette önemi vardır: "Kentimiz geleneksel mimarlığına emeği geçen isimsiz yapı ustalarını büyük usta Mimar Sinan'ın şahsında saygıyla anarız."


Bankta oturuyorum. Şehrin beyaz badanalı evleri, Masa Dağı'na uzanıyor. Şu dar sokaklarda kaç çocuk saklambaç oynuyor? Büyüdüğüm yerde olmak güzel; bu kentle duygusal bir bağım var. Duygusal bağ meselesini değerli bulurum. Her kim ya da ne ki onunla duygusal bir bağ kurarsak o bizim için özel olur. Duygusal bağ kurmalıyız. Böylece daha mutlu olacağız.

10 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #10: Bakkal



Nisan Güncesi’nde bu sene istediğimi henüz yaşayamadım. Mutluluk peşinden koşup olaylara ve kişilere iyimserlikle yaklaşacağım, adeta pembe gözlükler takarak neşeyle gülüp oynayacağım bir nisan hayal etmiştim. Ancak hayaller havuçlu tarçınlı kek; gerçekler gece 11’de unsuz, şekersiz, yağsız ve de havuçsuz ev... Bir an evvel iyileşmeyi umuyorum.


İçlerinde her şeyi bulduğumuz süper marketlerin devrindeyiz. Ne yazık ki ara sokaklarda bile bakkallarla karşılaşmakta zorlanıyoruz. Bir zamanlar adını bilmediğimiz kasiyerleri mahallemizin bakkalıyla kıyaslarken artık insansız kasa sistemleri ile soğuk mu soğuk bir alışveriş deneyimi yaşıyoruz.

“Kaybolan Meslekler” diye andığımız oymacılık ve kalaycılık gibi bakkallık da yokluğa gidiyor. Sadece bakkallık da değil; şehirlerimizde olmazsa olmaz nice iş ve iş yeri kül olup yitiyor. Terzilik eskisi gibi mi? AVeMe’lerden aldığımız giysileri düzelttirmek için kasiyere veriyoruz; ama o giysilerin hangi terziye gittiğini bile çoğu kez bilmiyoruz. Terzilik bu mağazaların güneş görmeyen arka bahçesi gibi. Peki, bu meslekler Anka Kuşu olup küllerinden tekrar doğabilecek mi?

Bazı şeylerin düzelmesi için illa Anka Kuşu'nun dönüşmesi gibi mucizevi bir vakaya ihtiyacımız var mı?

Günümüzde AVeMe’lerden uzak durmak pek de kolay değil. Bu nedenle “Hadi, bundan sonra AVeMe’ye gitmeyelim!” demek basit ve bir o kadar da anlamsız. Öyleyse bilinçli olmalıyız. Ekonominin göz ardı edilemeyecek bir hayat gerçeği olduğunu biliyorum. Alışveriş merkezlerini akılcı bir yaklaşımla dolaştığımızda bu kavramı çoğu kez lehimize yaşayabiliriz. Üstelik alışveriş merkezleri ürün çeşitliliğinin çokluğu açısından da oldukça yararlı. Ama bunlar demek değil ki bütün alışverişimizi bu gibi yerlerden yapacağız. Geçmiş yıllardan bugüne hâlâ aklımda yer tutan bir slogan var: "Alın, verin, ekonomiye can verin." Mahallelerde hayatta kalmaya çalışan bakkal gibi nice esnaftan alışveriş yaparak hem birçok kişinin tenceresini kaynatmasına yardımcı olabiliriz hem de bu etkileşim dalga dalga büyüyerek pek çok güzelliğin yaşanmasını sağlayabilir. Ne demiştim? "Öyleyse bilinçli olmalıyız." Böylece daha mutlu olacağız.

8 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #8: Paylaşmak Güzeldir


Merhaba! :)

Paylaşmak üzerine bir hatıra anlatacağım. Bu hatıranın iki tarafından biri benim. Diğeriyse bir çocuk. Sözcüğün anlamına yakışan bir yaşam süren küçük bir insan yavrusu... Geçen sene, Nisan Güncesi'nin ilk bölümünde şunları yazmıştım:

"İzmir’e gittiğim zaman vapura binerim ve iskeleler arası bir yolculuğa başlarım. Bunu hem deniz üstünde olmanın verdiği mutluluğa bağlayabilirim hem de denize masumluk katan martılara… Çok güzeldir İzmir martıları, şehrin ruhu onların kanatlarında taşınır. Bir gün bir vapur yolculuğunda... Denizi köpük köpük aşarken... Karşımda martılar, elimde fotoğraf makinem… Bu sırada bir çocuk, simidinden parçalar koparıp martılara atıyordu. Bir yandan fotoğraf çekiyordum, bir yandan da göz ucuyla çocuğu gözlüyordum. Simidi bitince annesinden biraz daha istedi. Aldığı simitle martıları beslemeyi sürdürürken birden durdu ve yanıma geldi. Ne oldu? O çocuk neden yanıma geldi? Benden bir şey mi istedi? Yoksa bana bir şey mi verdi? Biliyor musun misafirim, o küçük insan benimle simidini paylaştı. Biz iki yeni arkadaş, oradaki martıların karınlarını doyurduk. Bu ne güzel mutluluktur! Küçük insan aslında ne kadar büyükmüş, öyle değil mi? Pek çok büyükten daha büyüktür o küçük. Çünkü biz büyüklerin dünyasında 'paylaşmak' denilen eylem yok olup gitmek üzereyken o küçük ama büyük insan bu erdemi yaşatıyordu."

Paylaşmak, güzeldir! Paylaşmak, yokken var etmektir! Paylaşmak, iyiliktir! 


Son zamanlarda radyo ve televizyona dair öğrendiğim birkaç şeyi paylaşacağım. Belki içlerinde bilmedikleriniz vardır ve paylaşarak çoğalırız.

  • Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, yani daha bilinen kısa adıyla TRT, iki yüz bin saatlik arşivini Genel Ağ(internet) üzerinden ücretsiz seyre açtı. Öyle büyük ve sağlam bir arşiv ki baştan uyarıyorum: İçinde kendinizi kaybedebilirsiniz! (Tık)
  • Radyo dinleyen insanlardan biriyim. Dinlemeyi sevdiğim kanalların başında "Radyo 3" geliyor. Açıkçası müzik kültürüm pek güçlü değildir, aslında biraz da bunun için müziği güzel sunan bir kanala ihtiyaç duyuyorum. Amacım kanalı tanıtmak değil; bugün denk geldiğim bir program hakkında sizi haberdar etmek. Cumartesi 11.15'te "Radyo 3 Çocukları" adında bir program var. Bu programda (dinlediğim kadarıyla) biraz daha "eğlenceli" klasik müzikler yer alıyor ve sunum da buna göre dinamik. Özellikle çocuklu ailelerin cumartesi sabahını güzelleştirebilir. (Tık)
  • "Ben asla televizyon izlemem." diyenlerden biri değilseniz "Sony Channel" kanalının tanıtımını görmüş olabilirsiniz. Türkiye'de yayın yapan Planet kanallarından "Planet Pembe"nin yerine gelen kanalda birçok yabancı dizi ve sinema yayınlanıyor. Henüz yüksek çözünürlüklü yayın kalitesinde olmasa da içerik olarak gayet yeterli. Genel Ağ(internet) sayfası açılmadığı için kanalla ilgili en sağlıklı bilgiyi sanırım Facebook sayfasından edinebiliriz. (Tık)

Öğrenmeyi ve paylaşmayı, tıpkı oyun gibi hayatımızın parçası haline getirmeliyiz. Böylece daha mutlu olacağız.

(Yoksa oyun sizin hayatınızın bir parçası değil mi?) 

7 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #7: Çakıl ile Bambam


Uzun zaman önce… Avcılık ve toplayıcılığı ardımızda bıraktığımız günler… Bir ırmak kenarında kümeleniyoruz yavaş yavaş… Komşuluk ilişkilerinin filizlendiği dönemler… Bir fincan şeker almasak da kapı dibimizdeki hayat ağacından, ürettiğimizin fazlasını onunla takas ediyoruz. 

Belki birkaç taş parçasını üst üste yığarak bir duvar yapıyoruz, belki ırmak kenarındaki ağacın geniş yapraklarından bir çatı örüyoruz… Belki çalı çırpı yaktığımız bir ocakla ısınıyoruz… Belki hâlâ tanımlı seslerle konuşamıyoruz; ama yine de bir şekilde iletişim kuruyoruz. 

Akıllı telefon yok, televizyon yok; hatta radyo bile yok… Kendi kendimize ve kendi kendimizleyiz. Bir gök var yukarıda, yağmurlar akıtan; bir toprak var altımızda, tenimize yuva olan… Her tarafta bin bir tonuyla yeşil… Dinozorlar barınaklarımızın çevresinde… Mamutlar kayaçların arasında… Dünya ve biz bütün doğallığımızla beraberiz. 

Üç beş ev öteden bir kız çocuğun sesi yükseliyor. Adı “Çakıl” olabilir mi? 

Güneş yüzüme vuruyor, vücudum ısınıyor, ateşim yükseliyor. Koca çınar ağaçlarının yaprakları gibi titriyorum küçük bir rüzgârda… Tepeliğe uzanan bir sarmaşığa tırmanan kaplan, ayaklarının tutunduğu dalları sarsıyor; tıpkı salondan mutfağa giderken eklemlerimin isyan etmesi gibi… Şu ara kışı yaşayan bir ayıya benziyorum, sürekli uyuyorum… 

Üç beş ev öteden bir erkek çocuğun sesi yükseliyor. Adı “Bambam” olabilir mi? Herhalde galiba sanırsam. 


Mağara duvarlarına ellerimizin baskısını yapıyoruz. Topraktan kaplar ve vazolarla uğraşıyoruz. Bu eserlerin üzerine günlük hayatımızı simgeleyen figürler resmediyoruz. Bazen de sadece boyamakla kalmayıp kabartmalarla belirginleştiriyoruz. Renklerimiz doğadan; çamurdan, bitkilerden ve böceklerden… Yani biz bizi anlatıyoruz; bir bakıma sahne olmadan tiyatro yapıyoruz. 


Bugün bu yazıyı yazarken aslında Nisan Güncesi’ne üç gün ara verme nedenimi açıkladım: Hastaydım. Galiba mevsim geçişinin bendeki etkisi biraz ağır oldu! Bundan bahsederken tarih öncesi çağlara yolculuk yaptım. Pek çoğumuzun izlediği “Çakmaktaşlar” adlı çizgi filmden iki sevimli karakteri andım. Nasıl oldu da avcılık ve toplayıcılıktan tarım hayatına ve takas kültürüne geçtim? Dinozorlar ve mamutlar nasıl yazının ögelerinden biri haline geldi? Mağara resimlerinden toprak kaplara ve bu eserlerdeki kullanılan malzemelere yüzeysel de olsa nasıl değinebildim? Çünkü ilköğretimde gördüğüm Sosyal Bilgiler, lisede gördüğüm Tarih ve üniversitede gördüğüm Genel Sanat Tarihi dersleri sayesinde konu hakkında bazı bilgilerim oldu. Kırıntılar zihin haznesinde birikti ve bugün bir yazının temelini oluşturdu... Öğrenmekten haz duyan biriyim. Bunun için bilmenin güzel bir eylem olduğunu düşünürüm; yorumlama gücüyle insana geniş ufuklar açar. Okudukça, izledikçe, gezdikçe, gördükçe, dinledikçe ve deneyimledikçe bilgilerimiz artacak. Böylece daha mutlu olacağız.

3 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #3: Kalbe Düşen Bir Numara


Ah! Birazdan ne güzel insanlar anlatacağım… Aslında gerçek bir aile değiller ama aynı evde yaşayan bu insanların bir aile olmadıklarını da söyleyemem. Vahit Emmi ile Zeliha Yenge’nin evinde yaşayan bir avuç genç ile birkaç eş dost öyle büyük ve içten bir sevgiyi paylaşırlar ki onların bu duygusal bağına hayran kalmamak mümkün değil.

Kapılarının önüne bırakılan bebeği eve alan Sabit, muhtemelen içinde iyilikler barındıran biri olduğu için böyle yaptı; ama hiç kuşkusuz o evde o bebeğe bakmak üzere seferber olacak insanlar da var. Karakterleri birbirinden farklı olsa da özlerinde ortak güzellikleri taşıyan bu genç insanlar savunmasız ve temiz bir bebek için ellerinden geleni yaparlar. Recep ile Haydar, bebeğe bakma konusunda istekli durmalarına rağmen yeterli olamayabilirler; ancak kızlar (Rüya, Ayten, Cansu ve Armağan) onlara göre bu işte belki de içgüdüsel olarak daha iyidirler. Peki, Zeliha Yenge bir şey yapamaz mı? Olmaz! Vahit Emmi onun bilmesini istemiyor. Bebek meselesi sakar bir gizlilik içinde yaşanıyor. Öyleyse Asiye’den yardım istemeli... Bırakıldığı kapının önünde yeni bir dünyaya açılan bebek, öz annesine tekrar kavuşabilecek mi? Sır çözülecek mi; Zeliha Yenge gerçekleri öğrenecek mi? Bunların cevapları TRT’nin efsane dizisi “7 Numara”nın 38. bölümünde.

Video buradan.

Yıl olmuş 2017; ben hâlâ 2000-2003 yılları arasında yayınlanan bir diziyi anlatıyorum. Neden?

Dün... Açılmasını beklediğim bir kapının üzerine yapıştırılmış numara dikkatimi çekti. Gri zemin üzerine siyah harflerle yazılan “7” rakamı, beni çocukluğun eşsiz güzelliklerine götürdü. Televizyon tarihimizin en iyi dizilerinden biri olan “Yedi Numara”yı hatırladım. Epeydir izlemiyordum; aklıma düşünce gülümsedim.

Bugün... Televizyon kanallarını dolaşırken normalde seyretmediğim birine denk geldim. Tesadüf ki hızlıca geçmek yerine kanalın açılmasını bekledim ve çocukluğumu gördüm. Ekranda “Yedi Numara” vardı.

Bazen böyle şeyler yaşarım. Aklıma ve kalbime düşen, bir şekilde karşıma çıkar. Birkaç kez deneyimlesem de her defasında aynı şekilde heyecanlanırım. Biliyorum ki iyi düşünürsek iyi olur. Güzellik, çağırdığımızda neden gelmesin ki? Yeter ki samimiyeti ve dürüstlüğü elden bırakmayalım. Böylece daha mutlu olacağız.

2 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #2: Nasılsın İnsan Kardeş

- Nasılsın? - Biraz eksik gibi.

“Merhaba” göz temasıysa “Nasılsın?” dokunmaktır. Bu, öyle bir sorudur ki değişik harf dizileriyle benzer anlamları verir. Bazen “Ne var ne yok?” bazen “N’aber?” olurken kimi zaman “Nasıl gidiyor?” kimi zamansa “Ne hissediyorsun?” olur. Öyledir ki yerel ağızlarda da onca çeşitlemesine rastlanır. Ama hepsi aynı kapıya çıkar ve o kapının numarası “Nasılsın?”dır.

Bu soru, bir hokkabazın sihirli numaraları gibi derin ve heyecan vericidir. Şapkadan belki tavşan çıkmayacaktır; ama dünyanın en meşhur hayal kahramanlarından birinin bir sözünü akla düşürecektir. Bugs Bunny’nin “Naber cınım?” lafı da muhtemelen kendi kadar bilinir.

Ne yazık ki artık pek çoğumuz “Nasılsın?” konusunda, ışık tutulmuş tavşan gibiyiz. Gözlerimizi alan araç farları değerlerimizi ezen bir tıra ait ve bu tır üstümüzden geçiyor; bunca gürültünün olduğu dünyada kemiklerimiz kırılırken çıkan acı çığlıkları duymuyoruz. Oysa ne güzel şeydir karşımızdakine “Nasılsın?” demek… Fark etmiyoruz, unutuyoruz.

Bugs Bunny, bir bölümde bir kaplumbağa ile yarış yapıyordu.
Bu arkadaşın fotoğrafını bugün çektim.

“Nasılsın insan kardeş?” diye sorsam ne dersiniz? Biliyorum ki buna türlü cevaplar verilebilir. İyiyim, idare eder, eh işte, kötüyüm, iç güveysinden hallice… Yalnızca sözcükler değil, jest ve mimikler hatta ses tonu bile cevap olabilir. 

“Nasılsın?” insanca bir sorudur; Mario Levi’nin “halden anlamak” olarak tanımladığı “empati” sözcüğünün anahtarıdır. Böyle güzel bir kavram için elimizde bir anahtar varken o kapıyı açmamak bana mantıklı gelmiyor. “Nasılsın?” demeyi bu yüzden de önemsiyorum.

“Merhaba” karşımızdakinin varlığını kabul etmek, “Nasılsın?” ona değer vermektir. Günümüzde içi boşalan kavramlardan birinin de “Nasılsın?” olduğunu düşünüyorum. “N’apıyorsun?”a bile “İyiyim, sen n’apıyorsun?” denilen bir zamanı yaşıyoruz... Sorunun gerçekliği kalpten sorulmasıyla doğru orantılı. Çünkü "Nasılsın?" demek, ilişki kurarak bir sevgiyi paylaşmaktır. Gerçek "Nasılsın?"lar sormalıyız. Böylece daha mutlu olacağız. Samimiyetle sorulan “Nasılsın?”larla sıkça karşılaşmak ve içten cevaplar verebilmemiz dileğiyle yazının noktasını koyuyorum.

1 Nisan 2017

Nisan Güncesi 2017 #1: Merhaba Bulutlar


Merhaba! :)

Yılın dördüncü ayını, en az dokuzuncu ayını sevdiğim kadar seviyorum. Nisan ve eylül çift yumurta ikizi olabilir mi? Kardeş değillerse de iki yakın arkadaş, hatta dost olduklarına eminim.

Bir kere daha nisan ayıyla buluştuk ve zamanın ne kadar hızlı olduğunu yeniden anladım... Nisan Güncesi'ni ilk kez geçen sene yazmıştım. Günce. Niyetim 30 gün boyunca yazmaktı, ancak 28'de kaldım. Bu defa 30'da 30 iyilik, güzellik ve mutluluk arayacağım. 

Mart, kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır. Mayıs'sa haziran gibi sıcakların ten yaktığı günleri yaşatır; dolayısıyla ilkbahar için elimizde sadece nisan kalıyor. Öyleyse bu ayı olabildiğince yaşamalıyız. Görerek, duyarak, dokunarak, tadarak ve koklayarak; ayrıca hissederek deneyimlemeli ve sevmeliyiz. Nisanın bende uyandırdığı duygu ve düşünce böyle!
***

Neredeyse hepimiz birer "fotoğrafçeken"iz. "Alo" dediğimiz cihaza birleşik kameralarla oluşturduğumuz kadrajları aynı aletin ekranından seyrediyoruz ve çoğunlukla unutmak üzere görüntüler kaydediyoruz. Peki, bir manzara fotoğrafı çekerken bulutların varlığının fotoğrafın kişiliğini ne kadar değiştirdiğini hiç fark ettiniz mi? 

TRT'deki programıyla hafızalara kazınan Bob Ross, 
şu okaliptus ağaçlarının üzerine mutlu küçük bulutlar resmetse ne güzel olurdu! 

Sevmek zor bir eylem. İnsan, bunu yaşamadan kendini, çevresini ve hayallerini fark edemiyor. Aslında hayat kimyasal bir olay; sevgiyle ruh tepkimeye giremezse yaptığımız şey sadece nefes almak oluyor. Bulutların yokluğunun nasıl bir eksikliğe neden olduğunu, yaşamayı seversek anlarız. Yoksa onunla ilişkimiz, güneşin önünden geçen bir bulutun gölgesinde meydana gelen ürpertiden ibaret olur; sığdır ve yüzeyseldir. 
***

İnsanlığın başlangıcından beri iç içe olduğumuz "iletişim" kavramının bulutu "merhaba"dır. Nasıl ki Galata Kulesi'nin üstündeki bulutların nereden gelip nereye gittiklerini bilmiyorsam bir insana merhaba demek için de mutlaka onu tanımam gerekmiyor. Ayrıca bir merhaba veremeyecek kadar meşgul biri miyim? Merhaba demek insanı ne kadar yorabilir? Birkaç kez merhaba dediğim halde dönüt alamadığım medeniyet yoksunu kişilerle arada sırada karşılaşıyorum; ancak onlar benim bu sözcüğü paylaşmama engel değil. Merhaba demeyi seviyorum.

Bulutların olması bir fotoğrafın kişiliğini belirlediği gibi karakterimizin bir yansıması da iletişimin bulutlarını günlük yaşamımızda gezdirmemizde saklı... Selamlaşmak karakterli bir davranış; insanın karakterini gösteriyor. Bunu eksik etmeyelim ve dünyamıza içten merhaba'lar saçalım. Böylece daha mutlu insanlar olacağız.

Bir kez daha:
Merhaba! :)

(Başta bahsettiğim eylülün konumuzla ilgisi ne? Hiç! Ondan söz etmeyi seviyorum.)